2 Şubat 2016 Salı

Türkiye'nin Suriye ile İmtihanı -1

0 yorum
Türkiye'nin kendi bağımsızlık mücadelesini verdiği dönemde,Suriye de Fransızların manda yönetimine karşı mücadele etmekteydi.Zorlu bağımsızlık mücadeleleri sonunda Türkiye 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bu arzusunu hayata geçirmiş,Suriye içinse bu zafer ancak 1946 yılında mümkün olabilmiştir.Mücadele yıllarında iki devletin de ortak düşmanı Fransa'dır ve iki ülke de Fransa'yı bölgeden uzaklaştırmak istemektedir.1937 yılında Atatürk Suriye'nin Fransa'ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi hakkındaki düşüncelerini şu şekilde ifade etmiştir:''Türkiye Cumhuriyeti'nin arzu ettiği şey Suriye'nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır.''(1) Atatürk bu düşüncesini beyan ettiğinde Suriye Fransa'nın işgali altındaydı .Ortadoğu'nun zenginliklerinden faydalanmak isteyen Fransızlar ülkeden çıkmak istememekteydiler.

Bu dönemde Atatürk Fransa'ya karşı sert bir üslup takınmaktaydı ve sömürge düzenine karşı tepkisini şu şeklide dile getirmişti:''Kuvvet,ille de gerekiyorsa,emperyalizme karşı kullanılacaktır.Ben ve hükümetin sizin tam bağımsızılığınızı istiyoruz.Eğer Fransızlar mani olursa Fransızlara da söyleyecek sözümüz vardır.Ona da kefilim.Suriyelilerin ordusu yoktur.Fakat bizim ordumuz kafi.Söz veriyorum:İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım.Temenni ederim ki buna mecbur olmayalım.''(2)

Atatürk bu cümleleriyle realiteden yararlanarak,Ortadoğu'ya hakim bir Fransa'nın er ya da geç Anadolu üzerinde emperyalizm temelli düşüncelerini devam ettireceğini ,gelecekte gözünü tekrar Anadolu'ya dikeceğini tahmin etmekteydi ve bu yüzdendir ki Fransa'yı bölgede istemiyordu.

SORUNLAR
Türkiye ve Suriye arasında birçok sorun somut olarak kendisini göstermiş,bu sorunlar devletler arasındaki iplerin gerilmesine hatta zaman zaman kopma noktasına gelmesine zemin hazırlamıştır.Özellikle Hatay,Su ve Güvenlik Sorunları devletlerin dış politikada hassas,bir o kadar da agresif politikalar izlemesine neden olmuştur.

Hatay'ın Suriye sınırları içerisinde kaldığı ve Suriye'nin de Fransa'nın himayesinde olduğu bu dönemde,Hatay Sorununun ciddiyeti Mustafa Kemal Paşa'nın:''Kırk asırlık Türk yurdu düşman eline kalamaz.'' ifadesinde kendisini bulacaktır.Artık Hatay,Atatürk'ün yüreğinde kordur.Asırlar boyu Türk'e yurtluk eden,halen de üzerinde Türklerin yaşamakta olduğu Hatay,Türk yurdunun ve Türk milletinin bir parçası olarak,ayrı yaşayamazdı.Milli birlik,bütünlük ve milli bünyeden ayrı kalamazdı.İç ve dış durumu son derece etkin biçimde değerlendiren Atatürk,tarihin akışı içinde bu gerçeği dünyaya onaylatmanın gününü ve saatini bekleyecekti.Hatay,önce mutlaka bağımsızlığa kavuşacak,sonra da Türk yurdunun bölünmez bir parçası olarak,milli bütünlükteki şerefli yerini alacaktı.(3)

Nitekim henüz çok genç olan Cumhuriyetin güçlenmesi ve doğru zamanda dünya kamuoyuna Hatay'ın Türk yurdu olduğunu kabul ettirme düşüncesi akıllardan hiç silinmeyecek bir hedef olarak hafızalarda kalmıştı.

1920 Mondros Mütarekesi'yle Hatay Fransızlar tarafından işgal edilmiştir.20 Ekim 1921'de, Fransa ile imzalanan Ankara Antaşması'nın 7.maddesine göre Sancak,Suriye sınırları içerisinde kalacak;burada özel bir idare kurulup,Türk kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylıktan yararlanılacaktır,resmi dil Türkçe olacak ve para birimi olarak da Türk lirası geçerli olacaktır.(4)Lozan Antlaşması da Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil olmasını sağlayamamıştır.

Türk Hükümeti Hatay'a bağımsızlık verilmesi için yaptığı toplantılardan bir netice alamamış,Fransa'ya nota vermiş ve Hatay Sorunu'nu ne kadar önemsediğini göstermiştir.Atatürk TBMM konuşmalarında Hatay konusu üzerinde durmuş ve vurgulamıştır.Fransa büyükelçisi ile olan bir konuşmasında ise: ''Hatay benim şahsi davamdır.Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz.'' demiştir.(5)

Tüm bu gelişmelerin bir uzantısı olarak 27 Ocak 1937'de Milletler Cemiyeti'nde Hatay'ın bağımsızlığı kabul edildi.Fransa yaşadığı ve yaşayabileceği iç ve dış sorunları düşünerek Türkiye ile karşı karşıya gelmek istemedi ve askeri bir anlaşma yaptı.Anlaşma ile Hatay'da tarafsız bir seçim kabul edilerek,bunun için de bir kısım asker gücünün Hatay'a girmesine karar verildi.Kurmay Albay,Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri,Hatay'a girdi.13 Ağustos'ta seçimler yapıldı ve Meclis çoğunluğunu Türkler kazandı.Böylece bağımsız Hatay Cumhuriye 12 Eylül 1938'de kuruldu.Bu Cumhuriyet ise,30 Haziran 1939'da Türkiye'ye katılma kararı aldı.(6)

Türkiye'de cumhuriyetin ilanı ve Arap dünyasında mada rejimlerinin kurulması sürecinde ortaya çıkan karşılıklı ilgisizlik ve psikolojik uzaklık,Hatay'ın 1939'da Türkiye'ye katılmasıyla siyasi huzursuzluğu dönüştü.(7)

1980'lerin sonunda buna ek olarak su sorunu ortaya çıktı.Türkiye Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında barajlar yapmaya başlayınca,Suriye bundan şikayetçi oldu ve kendisine yeterince su gelmediğini iddia etti.Su sorunu 1990'lı yıllardaki ilişkilerde oldukça önemli bir yer tuttu.Suriye bu su meselesini bir Arap meselesi haline getirdi ve bu bağlamda Arap Ligi'nin gündemine koydu.''Türkler Arap suyunu kontrol ediyorlar.'' diyerek de Arap Ligi'nde çeşitli kararlar çıkardılar.

Su ve PKK sorunları,Soğuk Savaş'ta iki ayrı blokta yer alan ve dış politikaları güvenlik algılamaları çerçevesinde şekillenen Türkiye ve Suriye arasında ,1970'lerden itibaren ortaya çıkan gerginlikleri artırıcı ve sistemsel sorunlar olarak nitelendirilebilir.İki sorun da,Türkiye-Suriye ilişkilerinin durumuna göre dış politika aracı olarak kullanılmıştır.Hafız Esad ülke içerisinde tehdit unsuru olarak görmediği Kürt azınlığı,Türkiye'nin elindeki su kozuna karşılık bir baskı aracı olarak periyodik biçimde kullanmak istemiştir.Türkiye'nin Suriye'yi düşman olarak algılayışı ise büyük ölçüde terörizm konusundaki endişelerinden kaynaklanmıştır.(9)

1979 yılında Şam yönetiminin Kürdistan İşçi Partisi(PKK) lideri Abdullah Öcalan'ı topraklarına kabul etmesi Türkiye ile Suriye arasında savaş çanları olarak nitelendirildi.Öcalan yıllarca Suriye'nin denetimindeki Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde ağırlandı,burada kurulan kamplarda PKK'lılara eğitim verildi ve örgütün kongreleri Suriye'de toplandı.

Tüm bu arka plandan sonra dönemin Kara Kuvvetleri komutanı Orgeneral Atilla Ateş Hatay ziyareti sırasında yaptığı sert uyarılar Türkiye'nin Suriye hakkındaki tutumunu açıklar nitelikteydi:Bazı komşularımız,özellikle ismini açıkça söylüyorum,Suriye gibi komşular,iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar.''(10)şeklindeki sert açıklamaları ve dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in :''Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu ve artık sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum.''(11) şeklindeki açıklamaları devletlerin arasındaki ilişkilerin ne doğrultuda gittiğini göstermekteydi.

YAKINLAŞMA SÜRECİ
1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı ile birlikte Türkiye Suriye ilişkilerini gergin dönemlerini geride bırakmıştı ve normalleşme sürecine girilmiştir.İki ülke ilişkilerinin karşılıklı güven zemine oturtulmasına çalışılmıştır.(12)

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 2000 yılında vefat eden Hafız Esad'ın cenaze törenine katılması yaklaşık 10 yıl sürecek olan Ankara-Şam baharının başlangıcıdır.Bundan sonraki süreçte ilişkiler iyi yönde ilerlemiş,iki ülke birbirini yeniden tanıma sürecine girmiştir.

ABD'nin 2003'te Irak'a girmesiyle Suriye kendini güvensiz hissetmiştir.Irak'ın işgaliyle ekonomik ve siyasi olumsuzluklar yaşayan Suriye dış politikada yalnız kalmamak ve elini güçlendirmek için bir ortak arayışına girmiştir.Irak'ta olası bir Kürt devletinin kurulma ihtimali Suriye'yi rahatsız etmiştir.Irak'taki merkezi yönetimin güçlü olmasını isteyen Türkiye ve Suriye ortak bir paydada buluşmuşlardır.Yüzü Batı'ya dönük olan Türkiye ile yakınlaşma,Suriye'nin dış politikası açısından önem teşkil etmekteydi.Bu yakınlaşma Türkiye'nin Arap Dünyasına açılması,Suriye'nin de Batı dünyasıyla ilişkilerini geliştirme düşüncesinin anahtarıydı. 2008 yılında İsrail'in Gazze'yi abluka altına alması Türkiye tarafından sert bir dille kınanmıştır.Ardından da dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2009 yılında Davos'taki çıkışı,İsrail ile Türkiye arasında gerginlik yaratmış ve Türkiye'nin İsrail karşıtı bir tutum içerisine girmesi Suriye yönetimi tarafından yakından izlenmiştir.

Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın Türkiye'ye geldiği sırada yapılan karşılıklı görüşmeler sonucunda(16 Eylül 2009'da) Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'nin kurulması kararlaştırılmıştır.Aynı gün içerisinde,Suriye ve Türkiye Dışişleri Bakanları,Türkiye ile Suriye arasındaki vizeleri kaldıran anlaşmayı imzalamıştır..


IŞİD ve Bölgeye Yönelik Tehditleri

0 yorum
Geçen bölümde anlatıldığı üzere sovyetler birliğinin kızıl ordusunun Afganistan topraklarına saldırması ve bu ülkeyi işgal etmesi cihat başlığı altında dini medreselerde radikal akımların türemesine ve büyümesine çok uygun bir zemin hazırladı. Geçen bölümde ayrıca Vahabi tarikatının Afganistan işgalinden doğan durumdan azami ölçüde nemalandığını ve Afganistan'da Araplara özel askeri yapıları oluşturarak El-kaide örgütünü yapılandırdığını anlattık.

Bölgede tekfirci IŞİD terör örgütü ortaya çıkıp Irak ve Suriye topraklarının bazı bölümlerini işgal etmeden önce, Afgan Arap adlı Arap cihatçı örgütleri ve Hindistan yarımadasındaki Divbendi cihatçı örgütleri kendine çeken örgüt, El-kaide terör örgütüydü. Şimdi ise başı çektiğini iddia eden örgüt, IŞİD terör örgütü olmaya başladı ve bölgede El-kaide, Taliban ve diğer radikal akımlara karşı boy gösterdi.
Ebu Bekir Bağdadi elebaşılığında IŞİD terör örgütünün kurulmasıyla beraber örgütün Horasani kanadı Güney Asya ve orta Asya ve Çin ve Rusya'da radikal unsurları toplamaya başladı. bunun anlamı ise bölgede yeni şartların oluşmakta olduğudur. Yani bir ihtimalle şimdi IŞİD terör örgütü El-kaide ve Taliban'ın yerini alacaktır.

Şimdi ise radikal unsurların ve kendilerini sözde cihat ilkesine bağlı bilen ve IŞİD terör örgütünde hilafetçiliğin El-kaide'ye kıyasla daha güçlu sayanların bir araya toplanması ile beraber IŞİD için yeni bir atmosferin oluştuğu ve örgüt böylece diğer radikal ve terörist örgütlerden kopanları toplayabileceği gözleniyor. Üstelik IŞİD terör örgütü vekalet savaşına girme yeteneğine sahiptir ve Amerika ve NATO ile Irak ve Suriye'de çıkar çelişkisine düşmesine karşın Güney Asya'da Amerika ile ortak çıkarları söz konusudur. Burada Amerika ve Avrupa'nın Rusya ve Çin ile düştükleri yeni sürtüşmelerin eşiğinde IŞİD terör örgütünün cihatçı ve hilafetçi bakışından yararlanmak ve IŞİD'e katılan Özbek, Tacik ve Uygur Türkleri Furkane vadisine ve orta Asya bölgesine yönledirmeyi ve sonuçta Rusya'nın Ukrayna, Suriye ve Çin'de davranışlarını kontrol altına almayı isteyeceklerini de unutmamak gerekir.

Aslında daha açık ve net ifade etmek gerekirse, Amerika ve NATO, El-kaide terör örgütü sovyetler birliğini yendikten sonra Amerika ve Avrupa'nın çıkarlarına karşı yönlendiren radikal ehli sünnet akımı bir kez daha eski yörüngesine geri getirmek istiyor. Şöyle ki bu akım Rusya ve Çin'i düşman olarak algılayacak ve böylece Batı'nın desteğinden yararlanacak. Yani tam da Afganistan'da sovyetler birliğine karşı cihadın yapılanması ve İslam dünyasına şii sünni çerçevesinde tezatların yerleştirilmesi gibi olacak, yani tam da bugün Irak ve Suriye'de yaşanmakta olan durum gibi olacak. Burada esas hedef yeni Ortadoğu projesini hayata geçirmek, siyonist rejimi güvenlik sıkıntısından kurtarmak ve bölgeyi dini ve etnik eksende parçalamak olabilir, ki böyle bir planda ilk kurbanların Irak ve Suriye olacağı da açıkça ortadadır.

Ancak bu senaryoda bölgedeki diğer ülkeler de güvende olamayacakları kesindir. Dolaysıyla tekfirci IŞİD terör örgütü hilafetçi radikal ehli sünnetin yeni versiyonudur ve Pakistan'ın Taliban örgütü, sahabe ordusu ve cehenguy ordusu gibi Divbendi radikal örgütleri, tekfirci Arap radikal cihatçı örgütler ve yine radikal Özbek, Çeçen, Tacik, Kırgız ve Uygur örgütlerle bir araya getirebilecek ve hepsini İslamî hilafet ekseninde sözde dünyanın ehli sünnet müslümanlarının gücünü ve İslamî hilafeti ihya etme hedefleri doğrultusunda cihat ettirebilecek güce sahiptir.
Gerçekte tekfirci IŞİD terör örgütünün son zamanlarda Afganistan'daki hareketliliği, bu ülkede İslamî hilafet çerçevesinde bir vekalet savaşı başlatma ihtimalini kuvvetlendiriyor, hatta Afganistan'ın IŞİD'in nihai hedefi olmadığı ve IŞİD bu ülkeden sadece orta Asya ve Kafkasya bölgesine ve Rusya ve Çin'de Müslümanların yoğunlukta yaşadığı bölgelerine çıkarma yapma üssü olarak yararlanacağı düşünülüyor.

IŞİD terör örgütü gözetlediği cihat stratejisi çerçevesinde ve düşmanlarını uzak ve yakın olmak üzere ikiye ayırmak ,İslam ülkelerini yakın düşman nitelemek sureti ile kendini Amerika'nın stratejik hedefleri ile uyumlu hale getirebilecek kapasiteye sahiptir. Birinci dereceden düşmanı yani Şii Müslümanlara öncelik vermek, tekfirci IŞİD terör örgütünü El-kaide ve Taliban'ın alternatifi yapabilecek vekalet savaşı projesinin bir parçasıdır. Nitekim El-kaide ve örgütün elebaşı İmen Zevahiri'nin bundan önce açıkladığı programlarından geri adım atması, IŞİD'in yavaş yavaş güçlenmesine ve Irak ve Suriye'de İslamî hilafet ilan etmesine ve bu hilafeti Horasan tabir ettikleri bölgeye yayma ihtimaline sebebiyet verdi.

Gerçi tekfirci IŞİD terör örgütü ciddi olarak Afganistan ve Pakistan ve ardından da orta Asya ve Kafkasya bölgelerinin güvenliğini tehdit ediyor, ancak örgüt Ortadoğu temelli bir örgüttür ve Amerika'nın Irak'a saldırması ve Saddam rejimini devirmesi bu örgütün türemesinde önemli rol ifa etmiştir.
Amerika'nın Irak topraklarına saldırması ve Saddam rejimini devirmesinin ardından El-kaide örgütü Irak topraklarına radikalizmi getirdi ve eski Baas partisi kalıntıları ile teröristlerin arasında kurulan bağlantılar IŞİD'in şekillenmesinde önemli rol ifa etti.
Irak'ta krizin patlak vermesinin ardından Kuzey Veziristan'da aşiretlerin bulunduğu bölgelerde konuşlanan El-kaide terör örgütünün elebaşı İmen Zevahiri, Ebu Masab Zarkavi'yi El-kaide'nin Irak temsilcisi olarak atadı. Zarkavi ise Irak'ta Tanzimi Kaide, Elcihad ve Beladul Rafidin gibi örgütlerin temelini attı. Temmuz 2006'da bu örgütler diğer 7 örgütle birleşti ve Mücahitler konseyi meclisi adı altında yeni bir yapılanma ortaya çıktı.

Ebu Masat Zarkavi 2006 yılında öldürüldü ve Ebu Hamza Muhacir onun yerine geçti. Ebu Ömer Bağdadi 5 Ekim 2006 tarihinde Irak'a geri döndüğünde, Ebu Hamza Muhacir, mücahitler konseyi meclisinin Başkanı olarak bir bildiri yayınladı ve konseyin feshedildiğini ve Irak İslamî devleti adı altında yeni bir örgütün kurulduğunu açıkladı. Ebu Ömer Bağdadi yeni kurulan örgütün lideri ve Ebu Hamza Muhacir de yardımcısı sıfatıyla Irak İslamî devleti adlı örgütte faaliyete başladı. bu ikili öldürüldükten sonra ise Ebu Bekir Bağdadi, Ebu Ömer Bağdadi'nin yerine geçti.

Ebu Bekir Bağdadi 9 Mart 2013 tarihinde Irak İslamî devleti adını Irak Şam İslamî devleti, yani IŞİD olarak değiştirdi. Sonunda tekfirci IŞİD terör örgütünün sözcüsü Ebu Muhammed Adnani, 29 Haziran 2014'te yayınladığı ses kaydında IŞİD'in Irak ve Suriye'de işgal ettiği bölgelerde İslamî hilafetin kuruluşunu ilan etti.
Aslında Ebu Bekir Bağdadi'nin bu çıkışının sebebi, El-kaide örgütü tarafından Suriye'de El Nusra Cephesi terör örgütünün başında bulunan Ebu Muhammed Colani ile yaşadığı görüş ayrılığıydı. Görünen o ki Colani ile Bağdadi arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca Bağdadi Irak ve Suriye'de faaliyet yürüten iki terör örgütünü birleştirmeye karar verdi, fakat Ebu Muhammed Colani buna karşı çıktı. Öte yandan El-kaide elebaşı İmen Zevahiri de Colani'yi desteklediğinden Ebu Bekir Bağdadi'den Irak'a geri dönmesini istedi, ancak Bağdadi bu talebi reddetti. Böylece El Nusra Cephesi ile Bağdadi'nin ilan ettiği İslamî hilafet karşı karşıya geldi ve birbiriyle çatışmaya başladı.

Görünen o ki tekfirci IŞİD terör örgütü El-kaide'nin içindeki çeşitli kanatların arasında yaşanan çatlaklar ve iktidar savaşı bağlamında izah edilemiyor ve daha çok dış etkenler ve Amerika'nın Ortadoğu bölgesine yönelik stratejisi ve ayrıca korsan İsrail'in çıkarları gibi stratejik hedefler IŞİD terör örgütünün türemesinde daha önemli etkenler sayılıyor.
Örneğin bu bağlamda Amerika Başkan yardımcısı Jeo Biden'in Washington'un Ortadoğu için hazırladığı ve üçüncü yol olarak anılan planından söz etmesine değinmek mümkün. Bu plan eski Yugoslavya ile hazırlanan Dayton planına benziyor ve buna göre Irak'ın Kürt, Şii ve Sünni olmak üzere dini ve etnik eksende üç özerk bölgeye bölünmesi gerekiyor.

Kuşkusuz Amerika'nın tekfirci IŞİD terör örgütünün kurulmasına yönelik müdahalesini yansıtan belgeler aynı zamanda Washington'un Ortadoğu için tasarladığı planlara da ışık tutuyor. Bu planların nihai amacı ise bölgedeki Arap rejimleri dini ve etnik eksende ve Siyonist rejimin güvenliği doğrultusunda parçalamaktır. Buna karşın bölgede Afganistan ve Pakistan daha önem taşıyor ve daha fazla cazip geliyor, çünkü hem ideolojik ve hem doğal ve insani coğrafya açısından önem arz ediyor.
Gerçi bu iki ülke IŞİD açısından bazı farklılıkları da bulunuyor. Buna göre ilkin Afganistan'ın IŞİD için cazip yönlerini gözden geçirmek istiyoruz.

Afganistan'ın tekfirci IŞİD terör örgütü için en önemli özelliği bu ülkenin özel ve müsait coğrafyasıdır. Afganistan coğrafi açıdan orta Asya ile Hindistan yarımadası arasında bir köprü konumundadır ve ayrıca İran ve Çin gibi iki önemli ülke ile komşudur.
Afganistan dağlık coğrafyasından başka, uzun süre hükümetlerle savaşmak zorunda olan milis güçler için de Hindokoş bölgesinde en uygun mekanlara sahiptir. Çünkü bu bölgeler düşmanla savaşta ve tehdit şartları altında uzun süreli direnişe imkan sağlayan özellikleri içerir. Öte yandan Afganistan'ın orta Asya bölgesi ile komşu olması bu ülkenin cazibesini IŞİD için ikiye katlıyor. Furkane vadisi de IŞİD gibi terör örgütleri için özel önem arz ediyor. Araplar ise bu vadiyi 20. Yüzyılın başında keşfetmişti.

1912 yılında Vahabi bir alim Furkane vadisinde bir medrese açtı. Bu medrese daha sonraları faaliyet alanını genişleterek Vahabi düşünceyi Afganistan topraklarına doğru yaymaya başladı.
Furkane vadisinin Tacikistan ve Kırgızistan arasındaki özel konumu ve bölgede dini radikal eğilimlerin ağır basması IŞİD'in orta Asya bölgesine yönelik stratejik hedefleri için büyük önem arz ediyor ve Afganistan toprakları da bu bölgeye komşu olması yüzünden IŞİD için ayrıca cazip geliyor.
Coğrafi cazibeden sonra Afganistan'ın sosyal şartları, etnik yapısı ve nüfus yapısı da IŞİD için cazip gelen diğer özelliklerdir.

Afganistan toplumu çeşitli aşiretlerde ve etnik gruplardan oluşuyor. Birbirine rakip olan aşiretler bu ülkede toplumu ulus devlet yapılanmasına doğru hareket etmesini ve üniter bir toplum oluşmasını engelleyen etken olmuştur. Afganistan'ın IŞİD'in nüfuzunu kolaylaştıracak özel şartlarına bu ülkenin zayıf iktidar yapısını örnek vermek mümkün. Yine Afgan toplumunda radikal düşüncelerin benimsenmesine yönelik eğilimin güçlü olduğunu da unutmamak gerekir. Bu arada tefirci IŞİD terör örgütü de ideolojik açıdan Afganistan içine nüfuz edebilecek bir yapıya sahip olduğu da bilinmektedir.

Gerçi Afganistan toplumunun IŞİD'in ideolojik şiddet uygulamalarını benimsemesi zor gibi gözüküyor, fakat gerçek şu ki Afganistan toplumunda dini radikalizm kendine özgü ideolojik cazibesi bulunuyor.
Mevcut şartlarda Taliban örgütü İslamî devleti yeniden inşa etme acizliği yüzünden cazibesini kaybettiği anlaşılıyor ve bu durumda IŞİD'in Afganistan'da nüfuzunu arttırması için daha fazla şanslı olduğu belirtiliyor.
IŞİD'in Afganistan'a nüfuz etmek için saydığımız bu etkenlerin yanında iktisadi etkeni de unutmamak gerekir. Uyuşturucu madde ve madenler Afganistan'da IŞİD için iki önemli iktisadi ve mali kaynak sayılıyor. Bu yüzden IŞİD'in henüz resmen doğrulanmayan Afganistan'daki varlığında bu ülkenin haşhaş üretiminin %90'ı gerçekleştiği Hilmand eyaletine göz diktiği belirtiliyor.

Uyuşturucu maddenin dışında Afganistan'da petrol ve doğalgaz dışındaki yeraltı kaynakların değeri yaklaşık üç bin milyar dolar tahmin ediliyor ve bu kaynaklar genellikle merkezi hükümetin üzerinde hiç bir denetimi ve hakimiyeti bulunmayan bölgelerde yer alıyor.
Kabil yetkilileri de IŞİD'in bir amacının Afganistan'daki madenleri ele geçirmek olduğunu doğruluyor. Bu konu, özellikle IŞİD'in Ortadoğu'daki mali kaynakları tehlikeye girdiği ve Irak ve Suriye yönetimleri er geç IŞİD'in eline düşen petrol kaynaklarını geri alacağı düşünüldüğünde, daha da anlam kazanıyor. Bu durumda Afganistan'ın yeraltı kaynakları ve uyuşturucu maddesi IŞİD için büyük önem arz ediyor. Afganistan madenler Bakanı Davut Şah geçenlerde yaptığı açıklamada, IŞİD'in Afganistan'ın yeni yeni canlanan maden sektörüne göz diktiğini belirtti.
Afganistan'ın petrol ve doğalgaz kaynaklarını ise Çinliler işletiyor ve bu önemli maddeleri çıkarmak için Kabil yönetimi ile uzun vadeli anlaşmalar imzaladıkları anlaşılıyor. Ancak petrol ve doğalgaz kaynakları da tam da IŞİD'in bulunduğu bölgelerde yer alıyor.

İsrail İşgali

0 yorum
İnsan Hakları İzleme Örgütü 19 ocak 2016 tarihinde Filistin özerk teşkilatı başkanı Mahmut Abbas ile Ramallah da yaptığı görüşmede, kendisine verdiği raporda, işgal edilen Filistin topraklarında yasadışı inşa edilen Siyonist işgal sitelerin yapımında uluslararası ve Siyonist firmaların yatırım yaparak katıldığını belirtti. Söz konusu rapor, "Siyonist rejim ticareti, Yahudi site inşaatında ticari firmaların faaliyetleri, insan haklarını ihlal ediyor" başlığı ile yayınlandı. Rapor, yasadışı faaliyetlerde bulunan firmaların uluslararası yasalarca belirlenen taahhütleri ve uluslar arası ticari faaliyetlerin hukuki boyutları, ayrıca söz konusu firmaların Siyonist rejimin Filistin milletlerine karşı ırkçı düzenine ortak olmaları, Filistinlilerin doğal kaynaklarına el koyarak yağmalamaları ve yine firmaların Siyonist rejimin sömürgecilik düzeninden yararlanma yöntemleri belirtiliyor.

En az yarım milyon Siyonist, doğu Beyt-ul Mukaddes, Ürdün nehri batı yakası ve işgal edilen Filistin topraklarında inşa edilen 237 sitede yaşıyorlar. Gerçi Siyonist rejim, inşa ettiği işgal sitelerinin olanaklarını sürekli arttırmaya çalışıyor, fakat sitelerin yayılmasında ticaret de önemli ve anahtar rolü söz konusu.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Filistinli haklarının Siyonist rejimce ihlal etmesinde, ticari faaliyetlerin nasıl yardımcı olabileceği ve sitelerde çalışan firmaların ise sitelerin yayılması ve kalkınmasını nasıl sağlayabileceklerine değiniyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, raporunu, işgal edilen Filistin topraklarında site inşaatının desteklenmesinde İsrailli ve uluslararası girişimlerin rolü üzerine odaklanmıştır. İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda söz konusu firmaların Filistinlilere ait arazilere el koyma ve onların doğal kaynaklarına sulta kurmasında ortak olduklarını belirtti. Bu yüzden söz konusu firmalar, aslında Filistinlilerin doğal kaynakları ve servetlerini yağmalamakla birlikte, yasadışı Siyonist işgal sitelerde yatırımlar yaparak, Filistin halkının haklarını açıkça ihlal etmekteler.

BM ticaret kılavuzu ilkeleri ve insan hakları maddelerine göre, firmalar insan haklarına saygılı olmalı, insan haklarını ihlal etmekle sonuçlanacak olan ticaretlerin seviyesini düşürmeli. Fakat mahiyeti zaten Cenevre konvansiyonuna tamamen aykırı olan yasadışı işgal sitelerin inşaatına katılan firmalar, işgal rejim ile işbirliklerine devam ettikleri sürece, Siyonist rejim ile Filistin halkının haklarını ihlal çalışmalarına ortak olduklarını inkar edemezler.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ticaret bölüm başkanı Arvind Ganesan şöyle diyor: "Site inşaatında ticaret, söz konusu firmaların Siyonist rejimin Filistin halkının evlerinden edinmesi ve onlara karşı ırkçı siyasetleri ile inkar edilemez işbirliğidir. Zira onlar Siyonist rejim ile bu işbirliği sayesinde, Filistinlilerin doğal kaynakları ve arazilerinin çalınması ve yağmalanmasına yardım ediyorlar. Bu yüzden onların tek çıkar yolu, insan hakları yükümlülükleri çerçevesinde çalışarak, İsrail sitelerindeki faaliyetlerini durdurmalarıdır.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, çeşitli firmaların Siyonist işgal sitelerindeki faaliyetleri ile ilgili raporunda, bazı firmaların direkt olarak site inşaatında çalıştıklarını, bazılarının ise site sakinlerinin ihtiyaçlarını karşılama veya kent hizmetleri sunmakta olduğunu belirtiyor. Söz konusu sanayi sektörün çalışma gücü de çok az maaşla çalıştırılan Filistinli işçilerden temin ediliyor. İşgal toprakların da sanayi sektörü çok hızlı bir şekilde gelişmekte. Örneğin 20 sanayi bölgede yaklaşık bin fabrika bulunuyor. Buna ilaveten, Siyonist rejim, Filistinlilere ait yaklaşık 9 bin 300 hektar tarım arazisindeki ekinleri denetliyor. Burada üretilen ürünler Siyonist rejim etiketleri ile ihraç ediliyor.

Söz konusu her iki tarzdaki işbirliği, Siyonist rejimin insan severlik uluslar arası yasaları çiğnemesini kolaylaştırıyor. Cenevre 4. konvansiyonu işgalci bir gücün, sivilleri başka yere sürmesini yasaklarken, Uluslararası Ceza Mahkemesi kurucu antlaşması, direk veya dolaylı olarak sivilleri göçe zorlamanın bir savaş suçu olduğunu belirtiyor.
Söz konusu firmaların ticareti, pratikte Siyonist rejim ordusunca Ürdün nehri batı yakasında Filistinlilere ait arazileri işgal etmek ve Siyonist yerleşimcileri bu topraklarda inşa edilen firmalara göz etmesine yardım ediyor. Siyonist rejimin bu eylemi, aslında uluslararası insan severlik yasaların açık ihlalidir. Zira söz konusu yasalar uyarınca işgalci güçler, işgal edilen toprakların kaynaklarına sulta kurmaktan men edilmiştir. Bölgedeki bazı arazilerin sahipleri Filistinlilerdir, fakat Siyonist rejim söz konusu Filistinlilerin, Siyonist işgal sitelerine yakın olan kendi arazileri ve tarım bölgelerine ulaşmasını büyük oranda kısıtlıyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, başta Ürdün nehri batı yakasında site inşaatı ile bağlantılı olan ve özellikle de çimento ve bina inşaatı alanında faaliyet yürüten firmaları eleştirerek, Siyonist rejimin site inşaatlarını genişletmek amacı ile site işgal sakinlerin ve söz konusu firmalara arazi, su ve altyapıları temin ederek onlara mali destek sağladığını belirtti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca Ürdün nehri batı yakasında site inşaatı alanında faaliyet yapan firmaların çalışmalarının durması gerektiğini belirtiyor; zira Siyonist siteleri bir çok konuda uluslar arası yasalar ve Filistinlilerin haklarını ihlal etmekte.

İnsan Hakları İzleme Örgütü ticaret bölüm başkanı Arvind Ganesan bu bağlamda şöyle diyor: Ticari firmalar, Filistin toprakları ve kaynaklarını kullanma konusunda kendi sorumluluklarını üstlenmeli, yasadışı site inşaatındaki işbirliğini kabul etmeli ve bedelini ödemeleri gerekir. Zira bu faaliyetleri Filistinliler ve haklarına önemli oranda hasar vermekte. Ticari firmalar bunu kabullenmeli , yanlış ve zaten yasadışı bir faaliyetten çıkar sağladıkları gafletinden uyanmalılar.
Siyonist rejim ordusu bir yandan Siyonist site sakinlerini işgal edilen Filistin topraklarına intikal ettirirken, diğer yandan Filistinlilerin kendi topraklarında geçişleri için kısıtlamalar getirerek, onları evlerinden avare edip, geniş bir şekilde insan hakları ihlallerini gözler önüne seriyorlar.

2000-2012 yılları arasında Siyonist rejimi, Filistinlilerin inşaat isteklerinin %94'ünü reddederek, bu insanlara kendi topraklarında inşaat izni vermemekte. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün araştırmalarına göre işgal altında Siyonist rejimin 11 madeninden 1'i , bir Avrupa firmasına aittir. Fakat korsan ırkçı rejim, 1994 yılından faaliyet yapan Filistinli bir firmaya yeni maden işletme izni vermiyor. Filistin Taş ve Mermer Birliği adı altında faaliyet yapan söz konusu firma, bağımsız bir şirket olarak ve en az 500 Filistinli firmanın temsilcisi olarak çalışıyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca Siyonist rejimin sömürgeci siyasetleri ve girişimleri, Filistinlilere ait doğal kaynaklara el koymak ve yasadışı benzer olaylarda 3. taraf yani uluslar arası toplumun sorumlulukları konularında bazı tavsiyelerde bulunuyor.
Söz konusu rapor, Siyonist sitelerde yatırımdan yaralanan ilk tarafın, Filistinlilerin doğal kaynakları ve arazilerini yağmalayan, işgal siteleri inşaatını destekleyen, apartayd sistemini izleyerek, geniş çapta kontrol noktaları kurmakla Filistin halkına baskı uygulayan ve kendi kaynaklarını kullanma izni vermeyen Siyonist rejimi olduğunu vurguluyor.
Raporun sonunda uluslar arası firmalardan Siyonist firmalarda yatırım yapmayı bir an önce durdurmaları istenirken, bu yatırımların, onların ahlaki ve yasal sorumlulukları ve taahhütlerinin ihlali olduğu belirtiliyor

28 Ocak 2016 Perşembe

Müslüman Kardeşler - İHVAN KAHİRE’DE

0 yorum
Hasan El Benna Kahire’ye geldikten sonra İhvan’ın genel merkezi de Ekim 1932’den itibaren Kahire’ye taşındı. Bu arada, El Benna’nın deyimiyle “dava” da her yerde yayılıyordu.
Erkekler için kurulan Hira Enstitüsü çalışmaları rayına oturduktan sonra, Kardeşler, kızlar için de bir okul açmayı düşündüler. Bu okulda “Müslümanların Anneleri okulu” adını aldı.
Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı bu okulu teslim aldı. Ancak Kardeşler bu okulun arkasında “Müslüman kadın kardeşler” için bir bölüm kurdular. Bu kısım, Müslüman Kardeşler’in eşlerinden ve akrabalarından oluşuyordu.

                               “DAVA” ÇİMENTO İŞÇİLERİ ARASINDA

İsmailiyeli Müslüman Kardeşler bazı çimento işçileriyle bağlantı kurdular. Daha sonra, bu işçiler için, bizzat kendilerinden toplanan bağışlarla bir mescit yaptırıldı.
Bu dönemde Kardeşler;
1- Evlerde camilerde konferans verilmesi ve “Salı günü” derslerinin kurumsallaşması,
2- Genel mürşidin risaleleriyle yalnızca ilk iki sayısının çıkarılmasının ardından bir Müslüman Kardeşler Mecmuası’nın çıkarılması ve yine bu sırada En-Nezir mecmuasının iki yıl süren ilk sayılarının yayınlanması gibi kararlar alıp uyguladılar.
1947’de örgüt, milliyetçi ve İslamcı 10–15 grup ve örgütten oluşan bir birliğin hâkim üyesi oldu.

                     HASAN EL-BENNA’NIN ÖLDÜRÜLMESİ VE İHVAN’DA ÜÇ EĞİLİM

1948 Arap-İsrail Savaşı, İhvan’a Mısır dışında etkin olma fırsatının yanı sıra gerilla savaşı taktiklerini öğrenme fırsatı da sundu. Savaştan sonra Mısır yönetimin içine düştüğü berbat durum muhalifleri güçlendirdi. Bu tehlikeli durumun farkında olan dönemin başbakanı Nukraşi Paşa sıkıyönetim ilan etti. İhvan’ı yasakladı. Buna bağlı olarak İhvan 2 milyon üyesiyle yeraltına geçti.
Başbakan Nukraşi 1948 yılında düzenlenen bir suikastla öldürüldü. Suikastçı İhvan üyesi 23 yaşındaki bir veteriner fakültesi öğrencisi idi. Bundan yedi hafta sonra İhvan’ın efsanevi lideri Hasan el-Benna 12 Şubat 1949’da akşam evine giderken suikasta uğradı. İçinde bulunduğu otomobil yaylım ateşine tutuldu, yaralı olarak hastaneye kaldırıldı, ancak kurtarılamadı ve yaşamını yitirdi.
Hasan El-Benna’nın ölümünden sonra Kahire’de camiler kapatıldı. Erkekler tutuklandı. Sokaklarda yalnızca polisler ve askerler kaldı. Babası 90 yaşındaydı ve cenazesini eve götürecek erkek bulunamadığı için kız kardeşi ve eşi tarafından mezarlığa götürüldü. Üye sayısı milyonlarla ifade edilen İslami bir örgüt kuran Benna’nın cenazesi neredeyse ortada kalıyordu, bir süreliğine de olsa “zor” kazanmıştı, cenaze namazını babası ve kadınlar kıldı. Suikast birkaç yıl gizli tutularak örtbas edilmeye çalışıldı. Ancak 3 yıl sonra yapılan tahkikat sonucu gizli polis teşkilatından 3 görevli suçlu bulundu ve hapse atıldılar. Tetiği çektiği ileri sürülen polis ömür boyu hapse çarptırıldı.
Hasan El-Benna’nın öldürülmesi İhvan’ın tarihinde yeni bir sayfa açtı. Onun birleştirici ve etkili karizmatik liderliği altında kendini dışa vuramamış olan üç eğilim hareketin bünyesinde su yüzüne çıktı. Bunlar, Hasan El-Benna’nın kardeşi Abdurrahman El-Benna el Saati’nin (Filistin yardım fonunun başındaki kişi) liderliğindeki muhafazakâr grup, aşırı uçta yer alan militan aktivistler ve ılımlılar. Bu grup ve eğilimler, bundan böyle İhvan’ın içinde sürekli var olmaya devam ettiler.
Benna’nın öldürülmesinin ardından gelen dönemde ılımlılar harekete hakim oldular. Ve kabul edilebilir bir “Genel Mürşit” (rehber) aramaya başladılar. Sonunda, hem saygın bir hâkim, hem de Hasan El-Benna’nın yakın ve sadık arkadaşı olan Hasan İsmail El-Hudeybi “Genel Mürşit” yapıldı. Fakat o, Hasan El-Benna kadar karizmatik, saygın ve etkin bir liderlik yürütecek güce sahip değildi.
Uygun bir “çözüm” bulundu ve El-Hudeybi liderliğindeki örgüt “piramidal” bir hiyerarşik yapılanma içerisine girdi. Tepede bir genel mürşit vardı. Altında, örgütün siyasi kararlar alması konusunda yetkili 11 kişilik yürütme konseyi olan “İrşad ( Rehberlik) Bürosu” ve onun altında da “irşad bürosu”nun üyelerini yıllık olarak belirleyen “kurucular komitesi” bulunmaktaydı. İrşad Bürosu, “Genel Mürşid”i iki yıllığına seçmekteydi. Kurucular Komitesi’nin altında 10 tane bölge komitesi, onların altında da mahalli şubeler yer almaktaydı.
Gerçi bu hiyerarşik yapı Hasan el-Benna döneminde de genel olarak böyleydi. Ancak 1945 Kongresi’nde Hasan el Benna ebediyen genel mürşit seçilmişti. Ve tabii ki, genel mürşit olarak, El-Hudeybi’den daha etkin bir liderdi.
Bu hiyerarşik yapı yukarıdan aşağıya çok disiplinli bir işleyiş içinde olduğundan, İrşad Bürosu tarafından alınan kararlar hızlı ve etkin bir biçimde uygulanmaktaydı.
1950’de sıkıyönetim kaldırılınca örgüte yönelik yasak da kalktı ve kuruluş döneminde olduğu gibi, dini bir örgüt olarak faaliyet göstermesine izin verildi.

 
© 2013 Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler | Designed by Making Different | Provided by All Tech Buzz | Powered by Blogger