6 Şubat 2016 Cumartesi

Barzani’nin Irak kürdistan Rüyası

0 yorum
     Irak Kürdistan yerel yönetim başkanı Mesut Barzani, Salı akşamı yaptığı yazılı açıklamada, her milletin kendi kaderini tayin etme hakkı olduğunu, Kürtlerin kendilerinin bu işe kalkışmazlarsa başkalarının hiçbir zaman bu hakkı onlara tanımayacağını, Kürt milletinin kaderini tayin etmesi için en doğru zamanın bu zaman olduğunu, Kürtler için bağımsızlık referandumu yapma zamanının gelip geçtiğini belirtti.

     Barzani referandum için en uygun zamanı belirlemek ve bunu yapmak için kimseden izin isteyecek durumda olmadıklarını, Kürt milletinin inkar edilmeyeceğini, Bu hakikatin inkar edildiği sürece bölgede huzurun sağlanamayacağını ileri sürdü. Mesut Barzani defalarca Kürdistan bağımsızlığından söz etmiş bulunuyor ve artık bu söylem başta Amerika Birleşik Devletleri ve diğer batılı güçler tarafından sıkça dile getirilmektedir. Son olarak bağımsızlıktan söz ettiği şartlarda Irak topraklarının dörtte biri tekfirci( islam dininde bir nevi aforoz anlamına gelmektedir, dinden çıkma anlamına gelir)  selefi ‘’Vahhabi’’ terör örgütünün işgali altındadır.  

   DAEŞ terör örgütünün Neyneva eyaletini işgal sürecinin gizli boyutları vardır. Barzani hanedanı, Musul merkezli Neyneva eyaletinin DAEŞ tarafınsan işgal edilmesine yeşil ışık yakmıştı. Yapılan pazarlıklarda Barzaniler de Kerkük’e kadar ilerleyip, bu şehri tamamen ele geçirecek ve petrol yataklarına hâkim olacaktı. Irak kürdistan yerel yönetimi başkanı Mesut Barzani’nin Kürdistan bağımsızlığından söz ettiği şartlarda, DAEŞ terör örgütüne karşı savaşta Irak halkının birlik ve dayanışma içinde bulunması, Irak topraklarının vahşi terör örgütlerinden temizlenmesi, Irak milli birliği ve toprak bütünlüğünün korunup takviye edilmesi hayati önem taşımaktadır. Irak’taki kargaşa ve terör tehditleri devam ederken, Kürdistan bölgesinin ayrılması ve Irak’ın parçalanması sevdası akılcı bir yaklaşım değildir. Iraklı kürt halkının da belirttikleri gibi, Irak Kürt yerel yönetimi, kamu çalışanlarının aylık maaşını ödemekten bile acizken, nasıl bağımsız kürdistan devletini kurdurup yönetebilecek sorusu kafaları karıştırmaktadır. İşin diğer tarafında ise bölgesel güç olma sevdası peşinde olan İran ve Türkiye’nin de bu konudaki yaklaşımları oldukça manidardır. 2000li yılların başından beri Türkiye’ de hegamon güç olan AKP hükümeti ilk zamanlar bir kürdistan devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkıp buna izin vermeyeceklerini söylerken, sözde çözüm süreci süresince bu söylemlerinden vazgeçmişlerdir.

   Tabi bu konuda bir de Amerika ve koalisyon güçlerinin de kolay kontrol edilebilir bir kürt devletini kurmak isteyecekleri aşikardır. DAEŞ yada IŞİD ‘le mücadele çerçevesinde Suriye ve Irak topraklarını legal yollardan ( tabi bu müdahalelerin legalliği ve meşruiyeti oldukça karmaşık ve tartışılan bir konudur) müdahalesi ve ortadoğuda sınırların yeniden belirlenmesi konusundaki çabaları da açıkça karşımızda durmaktadır. Bana kalırsa Skyes-Picot ‘ un 100.yılında 2.bir Skyes-Picot uygulanmaya koyulmaya çalışılmaktadır.

Barzani’nin bağımsız devlet kurma söylemleri bence yakın vadede oldukça zor ve temelsiz bir istektir. Çünkü bir yapının devlet olabilmesi için ilk olarak kendi güvenliğini sağlaması gerekmektedir, daha DAEŞ e karşı kendini savunamayan İran’dan ve Batılı güçlerden yardım isteyen kuzey Irak bölgesel kürt yönetiminin bir devlet kurma hayali oldukça uzaktır. Ancak sürekli değişen bölgesel konjonktürler bunu değiştirebilir. Bölgesel güç olma eğiliminde olan ve yakın zamanda İran ile savaşın eşiğine gelen Suudi Arabistan, İran'a karşı böyle bir hamle yapabilir. Hiçbir şeyin net olmadığı bu dönemde gelecekte de kan ve gözyaşı vaat ettiği aşikardır. 

                                                                                                          S.Özgür  
                                                                                                                       6.02.2016

2 Şubat 2016 Salı

Türkiye'nin Suriye ile İmtihanı - 2

0 yorum
Arap Baharı tüm Arap Dünyasında olduğu gibi Suriye'de de büyük karışıklıklara yol açmıştır.Baskıcı rejim,ekonomik yetersizlik,işsizlik sıkıntıları gibi birçok etmenin bir araya gelmesi sonucu Suriye halkı düzene karşı bir patlama yaşamıştır.Suriye halkının meşru taleplerini şiddet kullanarak bastırmaya çalışan rejim aynı zamanda iç savaşa ortam hazırlamıştır.

Muhaliflerin bir kısmı değişimin ancak silah zoruyla olacağına inanmış ve bu şekilde örgütlenmişlerdir.Silahla örgütlenenlerin arasında ordudan kaçarak Esad'a karşı ayaklanan askerler de vardır.Bunlar Özgür Suriye Ordusu(OSO)'nu oluşturmuşlardır.İç karışıklıklar bu şekilde günden güne büyümüştür.

Dünya kamuoyunun dikkatini çeken bu durum Birleşmiş Milletler tarafından kınanmış ve dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından ciddi şekilde eleştirilmiştir.

Arap Baharı,Ankara-Şam arasındaki bahar havasına da 'DUR!' demiştir.Esad'ın halkına karşı uyguladığı sert bastırma yöntemleri Ak Parti(AKP) tarafından tepkiyle karşılanmıştır.İlişkiler bozulmuş,dostane ilişkiler bir başka bahara kalmıştır.Beşşar Esad ilişkilerin bozulmasını şu şekilde ifade etmiştir:Recep Tayyip Erdoğan bizimle ilişkilerinde dostluk ve kardeşlik ilişkisinin ötesine geçerek içişlerimize karışma yönüne gitmiştir.Oysa biz egemen bir devletiz.Kendisine saygısı olan bir devletiz.Hiçbir şekilde dışardakilerin bizim işlerimize karışmasına izin vermeyiz.(14)

AKP iç savaşın ortasında kalan Suriye halkına Türkiye kapılarını açmıştır.Birleşmiş Milletler'in açıklamalarına göre Türkiye'de 2015 itibariyle 1.8 milyon Suriyeli bulunmakta ve her geçen gün sayıları artmaktadır.Bu durum Türkiye'de yaşayan insani müdahalenin doğru olduğunu düşünen insanlar tarafından olumlu karşılanırken,ekonomik sıkıntıların artacağı ve yaşam kalitesinin düşeceğini düşünen insanlar tarafından olumsuz karşılanmıştır.

SONUÇ
Sonuç olarak,tarihin neredeyse her döneminde kanlı savaşların,zulümlerin yaşandığı Ortadoğu coğrafyasının bir parçası olan Suriye'de iç savaşlar devam etmekte ve insanlar hayatlarını kaybetmektedir.Türkiye bu durumu desteklememekte ve bu anlaşmazlıklar doğrultusunda Türkiye-Suriye ilişkileri olumsuz yönde ilerlemektedir.

Türkiye'nin Suriye ile İmtihanı -1

0 yorum
Türkiye'nin kendi bağımsızlık mücadelesini verdiği dönemde,Suriye de Fransızların manda yönetimine karşı mücadele etmekteydi.Zorlu bağımsızlık mücadeleleri sonunda Türkiye 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bu arzusunu hayata geçirmiş,Suriye içinse bu zafer ancak 1946 yılında mümkün olabilmiştir.Mücadele yıllarında iki devletin de ortak düşmanı Fransa'dır ve iki ülke de Fransa'yı bölgeden uzaklaştırmak istemektedir.1937 yılında Atatürk Suriye'nin Fransa'ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi hakkındaki düşüncelerini şu şekilde ifade etmiştir:''Türkiye Cumhuriyeti'nin arzu ettiği şey Suriye'nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır.''(1) Atatürk bu düşüncesini beyan ettiğinde Suriye Fransa'nın işgali altındaydı .Ortadoğu'nun zenginliklerinden faydalanmak isteyen Fransızlar ülkeden çıkmak istememekteydiler.

Bu dönemde Atatürk Fransa'ya karşı sert bir üslup takınmaktaydı ve sömürge düzenine karşı tepkisini şu şeklide dile getirmişti:''Kuvvet,ille de gerekiyorsa,emperyalizme karşı kullanılacaktır.Ben ve hükümetin sizin tam bağımsızılığınızı istiyoruz.Eğer Fransızlar mani olursa Fransızlara da söyleyecek sözümüz vardır.Ona da kefilim.Suriyelilerin ordusu yoktur.Fakat bizim ordumuz kafi.Söz veriyorum:İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım.Temenni ederim ki buna mecbur olmayalım.''(2)

Atatürk bu cümleleriyle realiteden yararlanarak,Ortadoğu'ya hakim bir Fransa'nın er ya da geç Anadolu üzerinde emperyalizm temelli düşüncelerini devam ettireceğini ,gelecekte gözünü tekrar Anadolu'ya dikeceğini tahmin etmekteydi ve bu yüzdendir ki Fransa'yı bölgede istemiyordu.

SORUNLAR
Türkiye ve Suriye arasında birçok sorun somut olarak kendisini göstermiş,bu sorunlar devletler arasındaki iplerin gerilmesine hatta zaman zaman kopma noktasına gelmesine zemin hazırlamıştır.Özellikle Hatay,Su ve Güvenlik Sorunları devletlerin dış politikada hassas,bir o kadar da agresif politikalar izlemesine neden olmuştur.

Hatay'ın Suriye sınırları içerisinde kaldığı ve Suriye'nin de Fransa'nın himayesinde olduğu bu dönemde,Hatay Sorununun ciddiyeti Mustafa Kemal Paşa'nın:''Kırk asırlık Türk yurdu düşman eline kalamaz.'' ifadesinde kendisini bulacaktır.Artık Hatay,Atatürk'ün yüreğinde kordur.Asırlar boyu Türk'e yurtluk eden,halen de üzerinde Türklerin yaşamakta olduğu Hatay,Türk yurdunun ve Türk milletinin bir parçası olarak,ayrı yaşayamazdı.Milli birlik,bütünlük ve milli bünyeden ayrı kalamazdı.İç ve dış durumu son derece etkin biçimde değerlendiren Atatürk,tarihin akışı içinde bu gerçeği dünyaya onaylatmanın gününü ve saatini bekleyecekti.Hatay,önce mutlaka bağımsızlığa kavuşacak,sonra da Türk yurdunun bölünmez bir parçası olarak,milli bütünlükteki şerefli yerini alacaktı.(3)

Nitekim henüz çok genç olan Cumhuriyetin güçlenmesi ve doğru zamanda dünya kamuoyuna Hatay'ın Türk yurdu olduğunu kabul ettirme düşüncesi akıllardan hiç silinmeyecek bir hedef olarak hafızalarda kalmıştı.

1920 Mondros Mütarekesi'yle Hatay Fransızlar tarafından işgal edilmiştir.20 Ekim 1921'de, Fransa ile imzalanan Ankara Antaşması'nın 7.maddesine göre Sancak,Suriye sınırları içerisinde kalacak;burada özel bir idare kurulup,Türk kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylıktan yararlanılacaktır,resmi dil Türkçe olacak ve para birimi olarak da Türk lirası geçerli olacaktır.(4)Lozan Antlaşması da Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil olmasını sağlayamamıştır.

Türk Hükümeti Hatay'a bağımsızlık verilmesi için yaptığı toplantılardan bir netice alamamış,Fransa'ya nota vermiş ve Hatay Sorunu'nu ne kadar önemsediğini göstermiştir.Atatürk TBMM konuşmalarında Hatay konusu üzerinde durmuş ve vurgulamıştır.Fransa büyükelçisi ile olan bir konuşmasında ise: ''Hatay benim şahsi davamdır.Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz.'' demiştir.(5)

Tüm bu gelişmelerin bir uzantısı olarak 27 Ocak 1937'de Milletler Cemiyeti'nde Hatay'ın bağımsızlığı kabul edildi.Fransa yaşadığı ve yaşayabileceği iç ve dış sorunları düşünerek Türkiye ile karşı karşıya gelmek istemedi ve askeri bir anlaşma yaptı.Anlaşma ile Hatay'da tarafsız bir seçim kabul edilerek,bunun için de bir kısım asker gücünün Hatay'a girmesine karar verildi.Kurmay Albay,Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri,Hatay'a girdi.13 Ağustos'ta seçimler yapıldı ve Meclis çoğunluğunu Türkler kazandı.Böylece bağımsız Hatay Cumhuriye 12 Eylül 1938'de kuruldu.Bu Cumhuriyet ise,30 Haziran 1939'da Türkiye'ye katılma kararı aldı.(6)

Türkiye'de cumhuriyetin ilanı ve Arap dünyasında mada rejimlerinin kurulması sürecinde ortaya çıkan karşılıklı ilgisizlik ve psikolojik uzaklık,Hatay'ın 1939'da Türkiye'ye katılmasıyla siyasi huzursuzluğu dönüştü.(7)

1980'lerin sonunda buna ek olarak su sorunu ortaya çıktı.Türkiye Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında barajlar yapmaya başlayınca,Suriye bundan şikayetçi oldu ve kendisine yeterince su gelmediğini iddia etti.Su sorunu 1990'lı yıllardaki ilişkilerde oldukça önemli bir yer tuttu.Suriye bu su meselesini bir Arap meselesi haline getirdi ve bu bağlamda Arap Ligi'nin gündemine koydu.''Türkler Arap suyunu kontrol ediyorlar.'' diyerek de Arap Ligi'nde çeşitli kararlar çıkardılar.

Su ve PKK sorunları,Soğuk Savaş'ta iki ayrı blokta yer alan ve dış politikaları güvenlik algılamaları çerçevesinde şekillenen Türkiye ve Suriye arasında ,1970'lerden itibaren ortaya çıkan gerginlikleri artırıcı ve sistemsel sorunlar olarak nitelendirilebilir.İki sorun da,Türkiye-Suriye ilişkilerinin durumuna göre dış politika aracı olarak kullanılmıştır.Hafız Esad ülke içerisinde tehdit unsuru olarak görmediği Kürt azınlığı,Türkiye'nin elindeki su kozuna karşılık bir baskı aracı olarak periyodik biçimde kullanmak istemiştir.Türkiye'nin Suriye'yi düşman olarak algılayışı ise büyük ölçüde terörizm konusundaki endişelerinden kaynaklanmıştır.(9)

1979 yılında Şam yönetiminin Kürdistan İşçi Partisi(PKK) lideri Abdullah Öcalan'ı topraklarına kabul etmesi Türkiye ile Suriye arasında savaş çanları olarak nitelendirildi.Öcalan yıllarca Suriye'nin denetimindeki Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde ağırlandı,burada kurulan kamplarda PKK'lılara eğitim verildi ve örgütün kongreleri Suriye'de toplandı.

Tüm bu arka plandan sonra dönemin Kara Kuvvetleri komutanı Orgeneral Atilla Ateş Hatay ziyareti sırasında yaptığı sert uyarılar Türkiye'nin Suriye hakkındaki tutumunu açıklar nitelikteydi:Bazı komşularımız,özellikle ismini açıkça söylüyorum,Suriye gibi komşular,iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar.''(10)şeklindeki sert açıklamaları ve dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in :''Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu ve artık sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum.''(11) şeklindeki açıklamaları devletlerin arasındaki ilişkilerin ne doğrultuda gittiğini göstermekteydi.

YAKINLAŞMA SÜRECİ
1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı ile birlikte Türkiye Suriye ilişkilerini gergin dönemlerini geride bırakmıştı ve normalleşme sürecine girilmiştir.İki ülke ilişkilerinin karşılıklı güven zemine oturtulmasına çalışılmıştır.(12)

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 2000 yılında vefat eden Hafız Esad'ın cenaze törenine katılması yaklaşık 10 yıl sürecek olan Ankara-Şam baharının başlangıcıdır.Bundan sonraki süreçte ilişkiler iyi yönde ilerlemiş,iki ülke birbirini yeniden tanıma sürecine girmiştir.

ABD'nin 2003'te Irak'a girmesiyle Suriye kendini güvensiz hissetmiştir.Irak'ın işgaliyle ekonomik ve siyasi olumsuzluklar yaşayan Suriye dış politikada yalnız kalmamak ve elini güçlendirmek için bir ortak arayışına girmiştir.Irak'ta olası bir Kürt devletinin kurulma ihtimali Suriye'yi rahatsız etmiştir.Irak'taki merkezi yönetimin güçlü olmasını isteyen Türkiye ve Suriye ortak bir paydada buluşmuşlardır.Yüzü Batı'ya dönük olan Türkiye ile yakınlaşma,Suriye'nin dış politikası açısından önem teşkil etmekteydi.Bu yakınlaşma Türkiye'nin Arap Dünyasına açılması,Suriye'nin de Batı dünyasıyla ilişkilerini geliştirme düşüncesinin anahtarıydı. 2008 yılında İsrail'in Gazze'yi abluka altına alması Türkiye tarafından sert bir dille kınanmıştır.Ardından da dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2009 yılında Davos'taki çıkışı,İsrail ile Türkiye arasında gerginlik yaratmış ve Türkiye'nin İsrail karşıtı bir tutum içerisine girmesi Suriye yönetimi tarafından yakından izlenmiştir.

Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın Türkiye'ye geldiği sırada yapılan karşılıklı görüşmeler sonucunda(16 Eylül 2009'da) Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'nin kurulması kararlaştırılmıştır.Aynı gün içerisinde,Suriye ve Türkiye Dışişleri Bakanları,Türkiye ile Suriye arasındaki vizeleri kaldıran anlaşmayı imzalamıştır..


Cenevre’de Suriye Barış Müzakereleri; Korkular, Umutlar

0 yorum
BM Suriye özel temsilcisi Stephan De Mistora, Suriyeli muhaliflerin Cenevre'ye gönderdikleri heyetin sözcüsü Salim Musallat'la görüştükten sonra yaptığı açıklamada Suriye barış müzakereleri resmen başladığını belirtti. De Mistora, bugün Suriye yönetimi ve Suriyeli muhaliflerin temsilcileri ile görüşeceğini , önümüzdeki günlerde de Cenevre'de Suriyeli gruplarla bir çok görüşmesi olacağını belirtti.
De Mistora büyük güçlerin Suriye'de çatışmaların durdurulması için ciddi çaba sarf etmeleri ve Cenevre-3 müzakereleri de bu bağlamda sonuca ulaşması gerektiğini vurguladı.
De Mistora, Suriyeli tarafların müzakereleri başarılı olabilmesi için Suriye'de şiddet ve çatışmaların durdurulması veya en azından hafifletilmesi gerektiğini ifade etti.

Cenevre-3 müzakereleri Arabistan ve Türkiye'nin sabotajları yüzünden bir kaç gün aradan sonra yeniden başlıyor. Bundan önce, Türkiye ve Arabistan'ın destekledikleri Suriyeli yurt dışında yaşayan silahlı muhalifler Cenevre müzakerelerine katılmak için ön şart belirlemişti, ancak BM ve Suriye krizinde etkili olan diğer ülkelerin muhalefet etmesi yüzünden Ankara ve Riyad'ın beslediği muhalif kampı sonunda Cenevre-3 müzakerelerine katılmayı kabul etti.

Gerçekte BM güvenlik konseyinin 18 Aralık 2015'te onayladığı 2254 sayılı kararname, Suriye krizinin siyasi yollardan çözümlenme yolunu belirlemiş bulunuyor. bu kararnameye göre Suriyeli tarafların katılacağı müzakerelerin Ocak 2016'da başlaması gerekirken, söz konusu muhaliflerin sabotajları yüzünden bugün yani 2 Şubat 2016'da başladı.
BMGK'nın 2254 sayılı kararnamesi Suriye krizinin çözümü için ancak Suriyeli tarafların müzakerelerine vurgu yapıyor. Müzakereler başarılı olduğu takdirde Suriye'de ateşkes uygulanacak ve ardından anayasa değiştirilerek özgür ve demokratik seçimlerin düzenlenmesi için zemin hazırlanacak. Bu süreçte ise en anahtar nokta, Suriye'de terörle ciddi mücadeledir, çünkü Suriye'de terörün kökü kurutulmadıkça bu ülkede her türlü güvenlik durumu veya özgür ve demokratik seçimden söz etmek faydasızdır. Bu yüzden terör örgütleri ile mücadele, Cenevre-3 müzakerelerinin ana önceliği olması gerekir. Nitekim elleri yüz binlerce Suriyeli vatandaşın kanına bulaşmış teröristlerin de ne bu müzakerelerde ne de Suriye'nin geleceğinde yeri vardır.

Şimdi ise Cenevre'de devam eden müzakerelere ancak Suriyeli tarafların katılmış olmasından hareketle Cenevre-3 müzakerelerinin sonuca ulaşmasına sıcak bakılıyor. Nitekim Suriye yönetimi de 2254 sayılı kararnamenin başarılı olabilmesi için en başta terörle gerçek manada mücadele etmek ve gerçek muhalifleri terör örgütlerinden ayırmak gerektiğini vurguluyor.

IŞİD ve Bölgeye Yönelik Tehditleri

0 yorum
Geçen bölümde anlatıldığı üzere sovyetler birliğinin kızıl ordusunun Afganistan topraklarına saldırması ve bu ülkeyi işgal etmesi cihat başlığı altında dini medreselerde radikal akımların türemesine ve büyümesine çok uygun bir zemin hazırladı. Geçen bölümde ayrıca Vahabi tarikatının Afganistan işgalinden doğan durumdan azami ölçüde nemalandığını ve Afganistan'da Araplara özel askeri yapıları oluşturarak El-kaide örgütünü yapılandırdığını anlattık.

Bölgede tekfirci IŞİD terör örgütü ortaya çıkıp Irak ve Suriye topraklarının bazı bölümlerini işgal etmeden önce, Afgan Arap adlı Arap cihatçı örgütleri ve Hindistan yarımadasındaki Divbendi cihatçı örgütleri kendine çeken örgüt, El-kaide terör örgütüydü. Şimdi ise başı çektiğini iddia eden örgüt, IŞİD terör örgütü olmaya başladı ve bölgede El-kaide, Taliban ve diğer radikal akımlara karşı boy gösterdi.
Ebu Bekir Bağdadi elebaşılığında IŞİD terör örgütünün kurulmasıyla beraber örgütün Horasani kanadı Güney Asya ve orta Asya ve Çin ve Rusya'da radikal unsurları toplamaya başladı. bunun anlamı ise bölgede yeni şartların oluşmakta olduğudur. Yani bir ihtimalle şimdi IŞİD terör örgütü El-kaide ve Taliban'ın yerini alacaktır.

Şimdi ise radikal unsurların ve kendilerini sözde cihat ilkesine bağlı bilen ve IŞİD terör örgütünde hilafetçiliğin El-kaide'ye kıyasla daha güçlu sayanların bir araya toplanması ile beraber IŞİD için yeni bir atmosferin oluştuğu ve örgüt böylece diğer radikal ve terörist örgütlerden kopanları toplayabileceği gözleniyor. Üstelik IŞİD terör örgütü vekalet savaşına girme yeteneğine sahiptir ve Amerika ve NATO ile Irak ve Suriye'de çıkar çelişkisine düşmesine karşın Güney Asya'da Amerika ile ortak çıkarları söz konusudur. Burada Amerika ve Avrupa'nın Rusya ve Çin ile düştükleri yeni sürtüşmelerin eşiğinde IŞİD terör örgütünün cihatçı ve hilafetçi bakışından yararlanmak ve IŞİD'e katılan Özbek, Tacik ve Uygur Türkleri Furkane vadisine ve orta Asya bölgesine yönledirmeyi ve sonuçta Rusya'nın Ukrayna, Suriye ve Çin'de davranışlarını kontrol altına almayı isteyeceklerini de unutmamak gerekir.

Aslında daha açık ve net ifade etmek gerekirse, Amerika ve NATO, El-kaide terör örgütü sovyetler birliğini yendikten sonra Amerika ve Avrupa'nın çıkarlarına karşı yönlendiren radikal ehli sünnet akımı bir kez daha eski yörüngesine geri getirmek istiyor. Şöyle ki bu akım Rusya ve Çin'i düşman olarak algılayacak ve böylece Batı'nın desteğinden yararlanacak. Yani tam da Afganistan'da sovyetler birliğine karşı cihadın yapılanması ve İslam dünyasına şii sünni çerçevesinde tezatların yerleştirilmesi gibi olacak, yani tam da bugün Irak ve Suriye'de yaşanmakta olan durum gibi olacak. Burada esas hedef yeni Ortadoğu projesini hayata geçirmek, siyonist rejimi güvenlik sıkıntısından kurtarmak ve bölgeyi dini ve etnik eksende parçalamak olabilir, ki böyle bir planda ilk kurbanların Irak ve Suriye olacağı da açıkça ortadadır.

Ancak bu senaryoda bölgedeki diğer ülkeler de güvende olamayacakları kesindir. Dolaysıyla tekfirci IŞİD terör örgütü hilafetçi radikal ehli sünnetin yeni versiyonudur ve Pakistan'ın Taliban örgütü, sahabe ordusu ve cehenguy ordusu gibi Divbendi radikal örgütleri, tekfirci Arap radikal cihatçı örgütler ve yine radikal Özbek, Çeçen, Tacik, Kırgız ve Uygur örgütlerle bir araya getirebilecek ve hepsini İslamî hilafet ekseninde sözde dünyanın ehli sünnet müslümanlarının gücünü ve İslamî hilafeti ihya etme hedefleri doğrultusunda cihat ettirebilecek güce sahiptir.
Gerçekte tekfirci IŞİD terör örgütünün son zamanlarda Afganistan'daki hareketliliği, bu ülkede İslamî hilafet çerçevesinde bir vekalet savaşı başlatma ihtimalini kuvvetlendiriyor, hatta Afganistan'ın IŞİD'in nihai hedefi olmadığı ve IŞİD bu ülkeden sadece orta Asya ve Kafkasya bölgesine ve Rusya ve Çin'de Müslümanların yoğunlukta yaşadığı bölgelerine çıkarma yapma üssü olarak yararlanacağı düşünülüyor.

IŞİD terör örgütü gözetlediği cihat stratejisi çerçevesinde ve düşmanlarını uzak ve yakın olmak üzere ikiye ayırmak ,İslam ülkelerini yakın düşman nitelemek sureti ile kendini Amerika'nın stratejik hedefleri ile uyumlu hale getirebilecek kapasiteye sahiptir. Birinci dereceden düşmanı yani Şii Müslümanlara öncelik vermek, tekfirci IŞİD terör örgütünü El-kaide ve Taliban'ın alternatifi yapabilecek vekalet savaşı projesinin bir parçasıdır. Nitekim El-kaide ve örgütün elebaşı İmen Zevahiri'nin bundan önce açıkladığı programlarından geri adım atması, IŞİD'in yavaş yavaş güçlenmesine ve Irak ve Suriye'de İslamî hilafet ilan etmesine ve bu hilafeti Horasan tabir ettikleri bölgeye yayma ihtimaline sebebiyet verdi.

Gerçi tekfirci IŞİD terör örgütü ciddi olarak Afganistan ve Pakistan ve ardından da orta Asya ve Kafkasya bölgelerinin güvenliğini tehdit ediyor, ancak örgüt Ortadoğu temelli bir örgüttür ve Amerika'nın Irak'a saldırması ve Saddam rejimini devirmesi bu örgütün türemesinde önemli rol ifa etmiştir.
Amerika'nın Irak topraklarına saldırması ve Saddam rejimini devirmesinin ardından El-kaide örgütü Irak topraklarına radikalizmi getirdi ve eski Baas partisi kalıntıları ile teröristlerin arasında kurulan bağlantılar IŞİD'in şekillenmesinde önemli rol ifa etti.
Irak'ta krizin patlak vermesinin ardından Kuzey Veziristan'da aşiretlerin bulunduğu bölgelerde konuşlanan El-kaide terör örgütünün elebaşı İmen Zevahiri, Ebu Masab Zarkavi'yi El-kaide'nin Irak temsilcisi olarak atadı. Zarkavi ise Irak'ta Tanzimi Kaide, Elcihad ve Beladul Rafidin gibi örgütlerin temelini attı. Temmuz 2006'da bu örgütler diğer 7 örgütle birleşti ve Mücahitler konseyi meclisi adı altında yeni bir yapılanma ortaya çıktı.

Ebu Masat Zarkavi 2006 yılında öldürüldü ve Ebu Hamza Muhacir onun yerine geçti. Ebu Ömer Bağdadi 5 Ekim 2006 tarihinde Irak'a geri döndüğünde, Ebu Hamza Muhacir, mücahitler konseyi meclisinin Başkanı olarak bir bildiri yayınladı ve konseyin feshedildiğini ve Irak İslamî devleti adı altında yeni bir örgütün kurulduğunu açıkladı. Ebu Ömer Bağdadi yeni kurulan örgütün lideri ve Ebu Hamza Muhacir de yardımcısı sıfatıyla Irak İslamî devleti adlı örgütte faaliyete başladı. bu ikili öldürüldükten sonra ise Ebu Bekir Bağdadi, Ebu Ömer Bağdadi'nin yerine geçti.

Ebu Bekir Bağdadi 9 Mart 2013 tarihinde Irak İslamî devleti adını Irak Şam İslamî devleti, yani IŞİD olarak değiştirdi. Sonunda tekfirci IŞİD terör örgütünün sözcüsü Ebu Muhammed Adnani, 29 Haziran 2014'te yayınladığı ses kaydında IŞİD'in Irak ve Suriye'de işgal ettiği bölgelerde İslamî hilafetin kuruluşunu ilan etti.
Aslında Ebu Bekir Bağdadi'nin bu çıkışının sebebi, El-kaide örgütü tarafından Suriye'de El Nusra Cephesi terör örgütünün başında bulunan Ebu Muhammed Colani ile yaşadığı görüş ayrılığıydı. Görünen o ki Colani ile Bağdadi arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca Bağdadi Irak ve Suriye'de faaliyet yürüten iki terör örgütünü birleştirmeye karar verdi, fakat Ebu Muhammed Colani buna karşı çıktı. Öte yandan El-kaide elebaşı İmen Zevahiri de Colani'yi desteklediğinden Ebu Bekir Bağdadi'den Irak'a geri dönmesini istedi, ancak Bağdadi bu talebi reddetti. Böylece El Nusra Cephesi ile Bağdadi'nin ilan ettiği İslamî hilafet karşı karşıya geldi ve birbiriyle çatışmaya başladı.

Görünen o ki tekfirci IŞİD terör örgütü El-kaide'nin içindeki çeşitli kanatların arasında yaşanan çatlaklar ve iktidar savaşı bağlamında izah edilemiyor ve daha çok dış etkenler ve Amerika'nın Ortadoğu bölgesine yönelik stratejisi ve ayrıca korsan İsrail'in çıkarları gibi stratejik hedefler IŞİD terör örgütünün türemesinde daha önemli etkenler sayılıyor.
Örneğin bu bağlamda Amerika Başkan yardımcısı Jeo Biden'in Washington'un Ortadoğu için hazırladığı ve üçüncü yol olarak anılan planından söz etmesine değinmek mümkün. Bu plan eski Yugoslavya ile hazırlanan Dayton planına benziyor ve buna göre Irak'ın Kürt, Şii ve Sünni olmak üzere dini ve etnik eksende üç özerk bölgeye bölünmesi gerekiyor.

Kuşkusuz Amerika'nın tekfirci IŞİD terör örgütünün kurulmasına yönelik müdahalesini yansıtan belgeler aynı zamanda Washington'un Ortadoğu için tasarladığı planlara da ışık tutuyor. Bu planların nihai amacı ise bölgedeki Arap rejimleri dini ve etnik eksende ve Siyonist rejimin güvenliği doğrultusunda parçalamaktır. Buna karşın bölgede Afganistan ve Pakistan daha önem taşıyor ve daha fazla cazip geliyor, çünkü hem ideolojik ve hem doğal ve insani coğrafya açısından önem arz ediyor.
Gerçi bu iki ülke IŞİD açısından bazı farklılıkları da bulunuyor. Buna göre ilkin Afganistan'ın IŞİD için cazip yönlerini gözden geçirmek istiyoruz.

Afganistan'ın tekfirci IŞİD terör örgütü için en önemli özelliği bu ülkenin özel ve müsait coğrafyasıdır. Afganistan coğrafi açıdan orta Asya ile Hindistan yarımadası arasında bir köprü konumundadır ve ayrıca İran ve Çin gibi iki önemli ülke ile komşudur.
Afganistan dağlık coğrafyasından başka, uzun süre hükümetlerle savaşmak zorunda olan milis güçler için de Hindokoş bölgesinde en uygun mekanlara sahiptir. Çünkü bu bölgeler düşmanla savaşta ve tehdit şartları altında uzun süreli direnişe imkan sağlayan özellikleri içerir. Öte yandan Afganistan'ın orta Asya bölgesi ile komşu olması bu ülkenin cazibesini IŞİD için ikiye katlıyor. Furkane vadisi de IŞİD gibi terör örgütleri için özel önem arz ediyor. Araplar ise bu vadiyi 20. Yüzyılın başında keşfetmişti.

1912 yılında Vahabi bir alim Furkane vadisinde bir medrese açtı. Bu medrese daha sonraları faaliyet alanını genişleterek Vahabi düşünceyi Afganistan topraklarına doğru yaymaya başladı.
Furkane vadisinin Tacikistan ve Kırgızistan arasındaki özel konumu ve bölgede dini radikal eğilimlerin ağır basması IŞİD'in orta Asya bölgesine yönelik stratejik hedefleri için büyük önem arz ediyor ve Afganistan toprakları da bu bölgeye komşu olması yüzünden IŞİD için ayrıca cazip geliyor.
Coğrafi cazibeden sonra Afganistan'ın sosyal şartları, etnik yapısı ve nüfus yapısı da IŞİD için cazip gelen diğer özelliklerdir.

Afganistan toplumu çeşitli aşiretlerde ve etnik gruplardan oluşuyor. Birbirine rakip olan aşiretler bu ülkede toplumu ulus devlet yapılanmasına doğru hareket etmesini ve üniter bir toplum oluşmasını engelleyen etken olmuştur. Afganistan'ın IŞİD'in nüfuzunu kolaylaştıracak özel şartlarına bu ülkenin zayıf iktidar yapısını örnek vermek mümkün. Yine Afgan toplumunda radikal düşüncelerin benimsenmesine yönelik eğilimin güçlü olduğunu da unutmamak gerekir. Bu arada tefirci IŞİD terör örgütü de ideolojik açıdan Afganistan içine nüfuz edebilecek bir yapıya sahip olduğu da bilinmektedir.

Gerçi Afganistan toplumunun IŞİD'in ideolojik şiddet uygulamalarını benimsemesi zor gibi gözüküyor, fakat gerçek şu ki Afganistan toplumunda dini radikalizm kendine özgü ideolojik cazibesi bulunuyor.
Mevcut şartlarda Taliban örgütü İslamî devleti yeniden inşa etme acizliği yüzünden cazibesini kaybettiği anlaşılıyor ve bu durumda IŞİD'in Afganistan'da nüfuzunu arttırması için daha fazla şanslı olduğu belirtiliyor.
IŞİD'in Afganistan'a nüfuz etmek için saydığımız bu etkenlerin yanında iktisadi etkeni de unutmamak gerekir. Uyuşturucu madde ve madenler Afganistan'da IŞİD için iki önemli iktisadi ve mali kaynak sayılıyor. Bu yüzden IŞİD'in henüz resmen doğrulanmayan Afganistan'daki varlığında bu ülkenin haşhaş üretiminin %90'ı gerçekleştiği Hilmand eyaletine göz diktiği belirtiliyor.

Uyuşturucu maddenin dışında Afganistan'da petrol ve doğalgaz dışındaki yeraltı kaynakların değeri yaklaşık üç bin milyar dolar tahmin ediliyor ve bu kaynaklar genellikle merkezi hükümetin üzerinde hiç bir denetimi ve hakimiyeti bulunmayan bölgelerde yer alıyor.
Kabil yetkilileri de IŞİD'in bir amacının Afganistan'daki madenleri ele geçirmek olduğunu doğruluyor. Bu konu, özellikle IŞİD'in Ortadoğu'daki mali kaynakları tehlikeye girdiği ve Irak ve Suriye yönetimleri er geç IŞİD'in eline düşen petrol kaynaklarını geri alacağı düşünüldüğünde, daha da anlam kazanıyor. Bu durumda Afganistan'ın yeraltı kaynakları ve uyuşturucu maddesi IŞİD için büyük önem arz ediyor. Afganistan madenler Bakanı Davut Şah geçenlerde yaptığı açıklamada, IŞİD'in Afganistan'ın yeni yeni canlanan maden sektörüne göz diktiğini belirtti.
Afganistan'ın petrol ve doğalgaz kaynaklarını ise Çinliler işletiyor ve bu önemli maddeleri çıkarmak için Kabil yönetimi ile uzun vadeli anlaşmalar imzaladıkları anlaşılıyor. Ancak petrol ve doğalgaz kaynakları da tam da IŞİD'in bulunduğu bölgelerde yer alıyor.

31 Ocak 2016 Pazar

1128 Akademisyen Bildirisi ve Tepkilerin Yorumlaması

0 yorum
İş edindim, oturdum, 1128 imzayı, tek tek sıfatlarıyla ve hangi üniversitelere mensup olduklarını anlamak amacıyla saydım ve –genelleme yapılmasını önlemeyecek hataları içerecek olsa da– bir istatistik çıkarttım:
       1128 imza, Türkiye ’nin 89 değişik üniversitesine mensup. İmzacıların 155’i akademik unvan olarak profesör sıfatı taşıyor. Daha ilginç istatistik yurt dışındaki üniversitelere mensup olarak 1128 imza arasına girmiş olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla ilgili. 120 dolayındaki Kuzey Amerika (ABD ve Kanada) ve Avrupa üniversitelerine mensup, aralarında 20 profesör unvanlı akademisyen, dünyanın en gelişmiş ülkelerinin aralarında yer aldığı 17 değişik ülkede çalışmakta olan “Türkiye’nin beyin ihracı”nı temsil ediyorlar.  89’u Türkiye’de, 120 dolayında olan Türkiye dışında, yaklaşık 200 üniversitede ve neredeyse tüm “bilim dalları”nda çalışan ve görev yapan, aralarında 155 kadarı profesör unvanlı, ezici çoğunluğu, kendi çalışma alanında “doktor”sıfatını taşıyacak, yani üzerinde çalıştıkları konunun “doktorası”nı yapmış insanlar. Türkiye’nin muhtemelen “en büyük ve geniş bilgi birikimi”ni temsil ediyorlar. 1128 kişi, “Barış için Akademisyenler”adlı girişimin “orijinal imzacıları”; sayıları şu anda 2000'in üzerine çıkmış durumda. 1128 kişi, dünyanın kalburüstü entelektüelleri ve düşünürleri arasında yer alan Noam Chomsky, Immanuel Wallerstein, Etienne Balibar gibi isimlerin yer aldığı 355 yabancı “aydın ve akademisyen”den destek almıştı.

       Türkiye’nin 89 üniversitesinin yanı sıra, Türkiye dışındaki en gelişmiş ülkelerin aralarında yer aldığı 17 ülkedeki 120 üniversitede çalışan, aralarından 200 kadar kişinin profesör unvanı taşıdığı, bilimin her dalında çalışma yürüten, binlerce, onbinlerce öğrenci yetiştirmiş ve yetiştirmekte olan söz konusu bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’na göre, “sözde aydın”, “karanlık” ve “cahil” ve de “oluk oluk dökülecek kanlarının altında duş yapılacak” olan “vatan hainleri”… 

Bu arada, dünyada kime Chomsky, Wallerstein, Balibar gibi isimlerin “cahil” ve “sözde aydın” olduğunu söyleseniz, aklınızdan zorunuz olduğunu düşünürler.

  Doğru dürüst bir üniversite diploması bulunmayan ve “aydın” kimliği taşımayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin 89, Türkiye dışının 120 üniversitesine mensup 1128 akademisyeni, “cahil” ilan etmesinin ve “devletin kurumları tarafından cezaya çarptırılmaları”nı bir “talimat uslubu”yla ifade edip, sıradan bir davranış haline getirdiği anayasa ihlallerinden birini daha gerçekleştirdikten sonra, asıl vahim konuşmasını, önceki gün yaptı. Onun sözleri: 

“Kapkara bir bildiri yayımlayıp katliamların altına imza koyan akademisyenleri şiddetle tekrar kınıyorum. Milletimizin kimin kim olduğunu çok daha yakından anlamalarını istiyorum. Yani önünde bir profesör, doçent bilmem ne olması kimseyi aydın yapmaz, bunlar kapkaranlık insanlardır. Bunlar zalimdir, alçaktır, katliam yapanlarla birlikte olanlar da aynı suçu işlemişlerdir.”

    Bu iktidar kendisini “dünyadaki idrak”in gözünde bitiriyor. Örneğin, Erdoğan’ın Türkiye’ye çağırdığı Noam Chomsky, sadece onun davetini reddetmekle kalmadı, dünyanın çeşitli ülkelerinden –İtalya, İspanya ve Portekiz’den Brezilya’ya uzanan alanda “100 aydın”ı örgütleyerek, 1128’ler ile “dayanışma bildirisi” yayınlattı. Şu sıralarda İngiltere basınında yayımlanmak üzere Britanya üniversitelerinde 1128’ler ve onların yayınladıkları metin ile dayanışma için “imza kampanyası” başlatıldı. Oxford, Cambridge, London School of Economics (LSE), SOAS, Londra Üniversitesi, Exeter, Leicester, Sussex, Essex, Warwick, Edinburgh, Glasgow, Belfast, Leeds, Nottingham, vs. üniversiteleri mensubu akademisyenlerin imza sayısı, dün itibarıyla, 300’e dayanmıştı.  

           Bununla birlikte, zulme ve akıl dışılığa dayalı hiçbir iktidarın çok uzun ömürlü olamayacağını da biliyoruz. Yani, asıl büyük kaygımız, iktidarın ömrüyle ilgili değil. Yani, asıl soru “ne zamana kadar?” değil.
Ömrü bittiği vakit, Türkiye’ye vermiş olduğu tahribat, acaba Türkiye’yi de bitirecek mi sorusu...
 
© 2013 Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler | Designed by Making Different | Provided by All Tech Buzz | Powered by Blogger