3 Şubat 2016 Çarşamba

ABD'nin Suriye'deki Amacı Nedir?

0 yorum
Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. ÇAĞRI ERHAN'ın Makalesinden Alıntıdır.

Cenevre Süreci’nde gelinen son nokta açık olarak gösterdi ki, süreç işlesin işlemesin, buradan bir anlaşma çıksın veya çıkmasın, Suriye meselesine taraf olanların tamamını memnun edecek bir çözüm bulmaya imkân yoktur. Her ne kadar “diplomasi ideal olanı değil, mümkün olanı elde etme sanatıdır” şeklinde bir söz varsa da, Cenevre’nin sonunda ortaya çıkacağı aşağı yukarı belli olan tablo sürdürülebilir olmaktan uzak, gerçekçi olmayan, yeni ve daha derin krizlerin tohumlarını mündemiç bir “yalancı çözüm”den ibaret kalacaktır. Müzakerelere dahil olan tüm kesimler de bunu pekâlâ bilmekte, günü kurtarmak için hareket etmektedirler.
Baas rejimi ve Esad ailesi varoluşlarını sürdürebilmek için gerekli şartları meydana getirmenin, bir nev’i “Esatçı Garanti Mekanizması” tesis etmenin peşindedir. Sayısal çoğunluğa sahip ama siyasal parçalanmışlıkla malul Sünni Arap gruplar, yeni Suriye’nin inşasında kilit rol oynamak, mümkünse Baassız bir geleceği teminat altına almak niyetindedir. PYD ülkenin kuzeyinde federe devlet kurmak hedefine dönük adımlar atmaktadır. Suriye Türkleri ise bilhassa Rusların devreye girmesinden sonra en fazla hedef alınan grup olmakla birlikte, ne Cenevre’ye davet edilmekte ne de Suriye’nin siyasal geleceğinde söz sahibi olabilecekleri bir toprak parçasının tam denetimini sağlayabilmektedir.
Bölgesel güçlerden İran ve Suudi Arabistan destekledikleri gruplar üzerinden artık tüm Orta Doğu coğrafyasına yayılmış bulunan vekaleten mücadelelerini Suriye ölçeğinde sürdürmektedir. İran, Lübnan’a uzanan bir hat üzerinde kendisine müzahir rejimleri ayakta tutmak, Suudi Arabistan ise İran tarafından çevrelenmişlik tehdidinden kurtulmak peşindedir. İsrail için Suriye’nin paramparça olması ve önümüzdeki 50 yıl boyunca bir daha belini doğrultamaması ziyadesiyle memnuniyet veren bir gelişmedir. Fakat, İran’ın nüfuz alanının daraltılabilmesi için, yeni Suriye mimarisinde kendisiyle birlikte hareket etmeye hazır bir Kürt federal bölgesinin varlığı büyük önem taşımaktadır.
Rusya ısrarcı ve pervasız Suriye politikasıyla, hem alanda hem de masada söz sahibi olmuştur. Doğu Akdeniz’deki askerî ve siyasi varlığını perçinlemek, böylece mevcut ve müstakbel enerji rezervlerinde söz sahibi olabilmek hedefine adım adım yaklaşmaktadır. Moskova’nın Suriye politikasının iki temel direği Şam ve Tahran rejimleridir. PYD ile flört ederek de, Kuzey Suriye alanının tamamen kontrolü dışında şekillenmesine engel olmak arzusundadır.
ABD’nin ise Suriye’de ne istediği ve niye istediği belli değildir. DAEŞ ile mücadeleyi öncelediğini, terörün bitirilmesinin Suriye rejiminin işlediği suçların cezasız kalmasından daha önemli olduğunu eylem ve söylemleriyle ortaya koymaktadır. Bunu yaparken de, teröristler arasında da, mazlum ve mağdurlar arasında da ayrım yapmaktan çekinmemektedir. Bugün için DAEŞ’le mücadele etsinler diye silahlandırdığı bazı terör örgütlerinin önümüzdeki dönemde hem Suriye’de hem de bölgenin tamamında ne gibi büyük melanetlerin müsebbibi olabileceklerini ya hiç hesaba katmamakta, ya da görmezden gelmektedir.
Önde gelen Amerikan gazetelerine baktığınızda Suriye meselesinin hem haber sayfalarında hem de köşe yazarlarının yorumlarında ne kadar küçük yer kapladığını görebilirsiniz. Amerikan siyasetçisinin tüm gündemini kasım ayında yapılacak başkanlık seçimi işgal etmektedir. Zaten kendi eyaleti dışında olup bitenlere ekseriyetle cahil ve bigane kalan sıradan Amerikalılar için Suriye çok uzaklardaki, terör kaynağı bir ülkeden ibarettir. Ve maalesef tüm Batı dünyasında olduğu gibi ABD’de de, “terör ile Müslümanların iç içe olduğu” şeklinde hastalıklı bir düşünce pompalanmaktadır.
Kimsenin zoruyla değil, Obama’nın kendi başına ilan ettiği “kırmızı çizgiler”in aşılmasına göz yumulmamış olsaydı, bugün Esadsız ve DAEŞ’siz, yeni Suriye’nin temelleri atılıyor olacaktı. ABD bunu yapmadı. Washington yönetiminin, Suriye krizinin çözümünü Cenevre süreci gibi başarı ihtimali düşük bir mekanizmaya havale etmesi, sorunun nasıl çözülebileceğine ilişkin hiçbir akılcı çözüm üretemediğinin de göstergesidir. Eyyamcılıkla büyük güç kalınmaz…

2 Şubat 2016 Salı

Cenevre’de Suriye Barış Müzakereleri; Korkular, Umutlar

0 yorum
BM Suriye özel temsilcisi Stephan De Mistora, Suriyeli muhaliflerin Cenevre'ye gönderdikleri heyetin sözcüsü Salim Musallat'la görüştükten sonra yaptığı açıklamada Suriye barış müzakereleri resmen başladığını belirtti. De Mistora, bugün Suriye yönetimi ve Suriyeli muhaliflerin temsilcileri ile görüşeceğini , önümüzdeki günlerde de Cenevre'de Suriyeli gruplarla bir çok görüşmesi olacağını belirtti.
De Mistora büyük güçlerin Suriye'de çatışmaların durdurulması için ciddi çaba sarf etmeleri ve Cenevre-3 müzakereleri de bu bağlamda sonuca ulaşması gerektiğini vurguladı.
De Mistora, Suriyeli tarafların müzakereleri başarılı olabilmesi için Suriye'de şiddet ve çatışmaların durdurulması veya en azından hafifletilmesi gerektiğini ifade etti.

Cenevre-3 müzakereleri Arabistan ve Türkiye'nin sabotajları yüzünden bir kaç gün aradan sonra yeniden başlıyor. Bundan önce, Türkiye ve Arabistan'ın destekledikleri Suriyeli yurt dışında yaşayan silahlı muhalifler Cenevre müzakerelerine katılmak için ön şart belirlemişti, ancak BM ve Suriye krizinde etkili olan diğer ülkelerin muhalefet etmesi yüzünden Ankara ve Riyad'ın beslediği muhalif kampı sonunda Cenevre-3 müzakerelerine katılmayı kabul etti.

Gerçekte BM güvenlik konseyinin 18 Aralık 2015'te onayladığı 2254 sayılı kararname, Suriye krizinin siyasi yollardan çözümlenme yolunu belirlemiş bulunuyor. bu kararnameye göre Suriyeli tarafların katılacağı müzakerelerin Ocak 2016'da başlaması gerekirken, söz konusu muhaliflerin sabotajları yüzünden bugün yani 2 Şubat 2016'da başladı.
BMGK'nın 2254 sayılı kararnamesi Suriye krizinin çözümü için ancak Suriyeli tarafların müzakerelerine vurgu yapıyor. Müzakereler başarılı olduğu takdirde Suriye'de ateşkes uygulanacak ve ardından anayasa değiştirilerek özgür ve demokratik seçimlerin düzenlenmesi için zemin hazırlanacak. Bu süreçte ise en anahtar nokta, Suriye'de terörle ciddi mücadeledir, çünkü Suriye'de terörün kökü kurutulmadıkça bu ülkede her türlü güvenlik durumu veya özgür ve demokratik seçimden söz etmek faydasızdır. Bu yüzden terör örgütleri ile mücadele, Cenevre-3 müzakerelerinin ana önceliği olması gerekir. Nitekim elleri yüz binlerce Suriyeli vatandaşın kanına bulaşmış teröristlerin de ne bu müzakerelerde ne de Suriye'nin geleceğinde yeri vardır.

Şimdi ise Cenevre'de devam eden müzakerelere ancak Suriyeli tarafların katılmış olmasından hareketle Cenevre-3 müzakerelerinin sonuca ulaşmasına sıcak bakılıyor. Nitekim Suriye yönetimi de 2254 sayılı kararnamenin başarılı olabilmesi için en başta terörle gerçek manada mücadele etmek ve gerçek muhalifleri terör örgütlerinden ayırmak gerektiğini vurguluyor.

IŞİD ve Bölgeye Yönelik Tehditleri

0 yorum
Geçen bölümde anlatıldığı üzere sovyetler birliğinin kızıl ordusunun Afganistan topraklarına saldırması ve bu ülkeyi işgal etmesi cihat başlığı altında dini medreselerde radikal akımların türemesine ve büyümesine çok uygun bir zemin hazırladı. Geçen bölümde ayrıca Vahabi tarikatının Afganistan işgalinden doğan durumdan azami ölçüde nemalandığını ve Afganistan'da Araplara özel askeri yapıları oluşturarak El-kaide örgütünü yapılandırdığını anlattık.

Bölgede tekfirci IŞİD terör örgütü ortaya çıkıp Irak ve Suriye topraklarının bazı bölümlerini işgal etmeden önce, Afgan Arap adlı Arap cihatçı örgütleri ve Hindistan yarımadasındaki Divbendi cihatçı örgütleri kendine çeken örgüt, El-kaide terör örgütüydü. Şimdi ise başı çektiğini iddia eden örgüt, IŞİD terör örgütü olmaya başladı ve bölgede El-kaide, Taliban ve diğer radikal akımlara karşı boy gösterdi.
Ebu Bekir Bağdadi elebaşılığında IŞİD terör örgütünün kurulmasıyla beraber örgütün Horasani kanadı Güney Asya ve orta Asya ve Çin ve Rusya'da radikal unsurları toplamaya başladı. bunun anlamı ise bölgede yeni şartların oluşmakta olduğudur. Yani bir ihtimalle şimdi IŞİD terör örgütü El-kaide ve Taliban'ın yerini alacaktır.

Şimdi ise radikal unsurların ve kendilerini sözde cihat ilkesine bağlı bilen ve IŞİD terör örgütünde hilafetçiliğin El-kaide'ye kıyasla daha güçlu sayanların bir araya toplanması ile beraber IŞİD için yeni bir atmosferin oluştuğu ve örgüt böylece diğer radikal ve terörist örgütlerden kopanları toplayabileceği gözleniyor. Üstelik IŞİD terör örgütü vekalet savaşına girme yeteneğine sahiptir ve Amerika ve NATO ile Irak ve Suriye'de çıkar çelişkisine düşmesine karşın Güney Asya'da Amerika ile ortak çıkarları söz konusudur. Burada Amerika ve Avrupa'nın Rusya ve Çin ile düştükleri yeni sürtüşmelerin eşiğinde IŞİD terör örgütünün cihatçı ve hilafetçi bakışından yararlanmak ve IŞİD'e katılan Özbek, Tacik ve Uygur Türkleri Furkane vadisine ve orta Asya bölgesine yönledirmeyi ve sonuçta Rusya'nın Ukrayna, Suriye ve Çin'de davranışlarını kontrol altına almayı isteyeceklerini de unutmamak gerekir.

Aslında daha açık ve net ifade etmek gerekirse, Amerika ve NATO, El-kaide terör örgütü sovyetler birliğini yendikten sonra Amerika ve Avrupa'nın çıkarlarına karşı yönlendiren radikal ehli sünnet akımı bir kez daha eski yörüngesine geri getirmek istiyor. Şöyle ki bu akım Rusya ve Çin'i düşman olarak algılayacak ve böylece Batı'nın desteğinden yararlanacak. Yani tam da Afganistan'da sovyetler birliğine karşı cihadın yapılanması ve İslam dünyasına şii sünni çerçevesinde tezatların yerleştirilmesi gibi olacak, yani tam da bugün Irak ve Suriye'de yaşanmakta olan durum gibi olacak. Burada esas hedef yeni Ortadoğu projesini hayata geçirmek, siyonist rejimi güvenlik sıkıntısından kurtarmak ve bölgeyi dini ve etnik eksende parçalamak olabilir, ki böyle bir planda ilk kurbanların Irak ve Suriye olacağı da açıkça ortadadır.

Ancak bu senaryoda bölgedeki diğer ülkeler de güvende olamayacakları kesindir. Dolaysıyla tekfirci IŞİD terör örgütü hilafetçi radikal ehli sünnetin yeni versiyonudur ve Pakistan'ın Taliban örgütü, sahabe ordusu ve cehenguy ordusu gibi Divbendi radikal örgütleri, tekfirci Arap radikal cihatçı örgütler ve yine radikal Özbek, Çeçen, Tacik, Kırgız ve Uygur örgütlerle bir araya getirebilecek ve hepsini İslamî hilafet ekseninde sözde dünyanın ehli sünnet müslümanlarının gücünü ve İslamî hilafeti ihya etme hedefleri doğrultusunda cihat ettirebilecek güce sahiptir.
Gerçekte tekfirci IŞİD terör örgütünün son zamanlarda Afganistan'daki hareketliliği, bu ülkede İslamî hilafet çerçevesinde bir vekalet savaşı başlatma ihtimalini kuvvetlendiriyor, hatta Afganistan'ın IŞİD'in nihai hedefi olmadığı ve IŞİD bu ülkeden sadece orta Asya ve Kafkasya bölgesine ve Rusya ve Çin'de Müslümanların yoğunlukta yaşadığı bölgelerine çıkarma yapma üssü olarak yararlanacağı düşünülüyor.

IŞİD terör örgütü gözetlediği cihat stratejisi çerçevesinde ve düşmanlarını uzak ve yakın olmak üzere ikiye ayırmak ,İslam ülkelerini yakın düşman nitelemek sureti ile kendini Amerika'nın stratejik hedefleri ile uyumlu hale getirebilecek kapasiteye sahiptir. Birinci dereceden düşmanı yani Şii Müslümanlara öncelik vermek, tekfirci IŞİD terör örgütünü El-kaide ve Taliban'ın alternatifi yapabilecek vekalet savaşı projesinin bir parçasıdır. Nitekim El-kaide ve örgütün elebaşı İmen Zevahiri'nin bundan önce açıkladığı programlarından geri adım atması, IŞİD'in yavaş yavaş güçlenmesine ve Irak ve Suriye'de İslamî hilafet ilan etmesine ve bu hilafeti Horasan tabir ettikleri bölgeye yayma ihtimaline sebebiyet verdi.

Gerçi tekfirci IŞİD terör örgütü ciddi olarak Afganistan ve Pakistan ve ardından da orta Asya ve Kafkasya bölgelerinin güvenliğini tehdit ediyor, ancak örgüt Ortadoğu temelli bir örgüttür ve Amerika'nın Irak'a saldırması ve Saddam rejimini devirmesi bu örgütün türemesinde önemli rol ifa etmiştir.
Amerika'nın Irak topraklarına saldırması ve Saddam rejimini devirmesinin ardından El-kaide örgütü Irak topraklarına radikalizmi getirdi ve eski Baas partisi kalıntıları ile teröristlerin arasında kurulan bağlantılar IŞİD'in şekillenmesinde önemli rol ifa etti.
Irak'ta krizin patlak vermesinin ardından Kuzey Veziristan'da aşiretlerin bulunduğu bölgelerde konuşlanan El-kaide terör örgütünün elebaşı İmen Zevahiri, Ebu Masab Zarkavi'yi El-kaide'nin Irak temsilcisi olarak atadı. Zarkavi ise Irak'ta Tanzimi Kaide, Elcihad ve Beladul Rafidin gibi örgütlerin temelini attı. Temmuz 2006'da bu örgütler diğer 7 örgütle birleşti ve Mücahitler konseyi meclisi adı altında yeni bir yapılanma ortaya çıktı.

Ebu Masat Zarkavi 2006 yılında öldürüldü ve Ebu Hamza Muhacir onun yerine geçti. Ebu Ömer Bağdadi 5 Ekim 2006 tarihinde Irak'a geri döndüğünde, Ebu Hamza Muhacir, mücahitler konseyi meclisinin Başkanı olarak bir bildiri yayınladı ve konseyin feshedildiğini ve Irak İslamî devleti adı altında yeni bir örgütün kurulduğunu açıkladı. Ebu Ömer Bağdadi yeni kurulan örgütün lideri ve Ebu Hamza Muhacir de yardımcısı sıfatıyla Irak İslamî devleti adlı örgütte faaliyete başladı. bu ikili öldürüldükten sonra ise Ebu Bekir Bağdadi, Ebu Ömer Bağdadi'nin yerine geçti.

Ebu Bekir Bağdadi 9 Mart 2013 tarihinde Irak İslamî devleti adını Irak Şam İslamî devleti, yani IŞİD olarak değiştirdi. Sonunda tekfirci IŞİD terör örgütünün sözcüsü Ebu Muhammed Adnani, 29 Haziran 2014'te yayınladığı ses kaydında IŞİD'in Irak ve Suriye'de işgal ettiği bölgelerde İslamî hilafetin kuruluşunu ilan etti.
Aslında Ebu Bekir Bağdadi'nin bu çıkışının sebebi, El-kaide örgütü tarafından Suriye'de El Nusra Cephesi terör örgütünün başında bulunan Ebu Muhammed Colani ile yaşadığı görüş ayrılığıydı. Görünen o ki Colani ile Bağdadi arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca Bağdadi Irak ve Suriye'de faaliyet yürüten iki terör örgütünü birleştirmeye karar verdi, fakat Ebu Muhammed Colani buna karşı çıktı. Öte yandan El-kaide elebaşı İmen Zevahiri de Colani'yi desteklediğinden Ebu Bekir Bağdadi'den Irak'a geri dönmesini istedi, ancak Bağdadi bu talebi reddetti. Böylece El Nusra Cephesi ile Bağdadi'nin ilan ettiği İslamî hilafet karşı karşıya geldi ve birbiriyle çatışmaya başladı.

Görünen o ki tekfirci IŞİD terör örgütü El-kaide'nin içindeki çeşitli kanatların arasında yaşanan çatlaklar ve iktidar savaşı bağlamında izah edilemiyor ve daha çok dış etkenler ve Amerika'nın Ortadoğu bölgesine yönelik stratejisi ve ayrıca korsan İsrail'in çıkarları gibi stratejik hedefler IŞİD terör örgütünün türemesinde daha önemli etkenler sayılıyor.
Örneğin bu bağlamda Amerika Başkan yardımcısı Jeo Biden'in Washington'un Ortadoğu için hazırladığı ve üçüncü yol olarak anılan planından söz etmesine değinmek mümkün. Bu plan eski Yugoslavya ile hazırlanan Dayton planına benziyor ve buna göre Irak'ın Kürt, Şii ve Sünni olmak üzere dini ve etnik eksende üç özerk bölgeye bölünmesi gerekiyor.

Kuşkusuz Amerika'nın tekfirci IŞİD terör örgütünün kurulmasına yönelik müdahalesini yansıtan belgeler aynı zamanda Washington'un Ortadoğu için tasarladığı planlara da ışık tutuyor. Bu planların nihai amacı ise bölgedeki Arap rejimleri dini ve etnik eksende ve Siyonist rejimin güvenliği doğrultusunda parçalamaktır. Buna karşın bölgede Afganistan ve Pakistan daha önem taşıyor ve daha fazla cazip geliyor, çünkü hem ideolojik ve hem doğal ve insani coğrafya açısından önem arz ediyor.
Gerçi bu iki ülke IŞİD açısından bazı farklılıkları da bulunuyor. Buna göre ilkin Afganistan'ın IŞİD için cazip yönlerini gözden geçirmek istiyoruz.

Afganistan'ın tekfirci IŞİD terör örgütü için en önemli özelliği bu ülkenin özel ve müsait coğrafyasıdır. Afganistan coğrafi açıdan orta Asya ile Hindistan yarımadası arasında bir köprü konumundadır ve ayrıca İran ve Çin gibi iki önemli ülke ile komşudur.
Afganistan dağlık coğrafyasından başka, uzun süre hükümetlerle savaşmak zorunda olan milis güçler için de Hindokoş bölgesinde en uygun mekanlara sahiptir. Çünkü bu bölgeler düşmanla savaşta ve tehdit şartları altında uzun süreli direnişe imkan sağlayan özellikleri içerir. Öte yandan Afganistan'ın orta Asya bölgesi ile komşu olması bu ülkenin cazibesini IŞİD için ikiye katlıyor. Furkane vadisi de IŞİD gibi terör örgütleri için özel önem arz ediyor. Araplar ise bu vadiyi 20. Yüzyılın başında keşfetmişti.

1912 yılında Vahabi bir alim Furkane vadisinde bir medrese açtı. Bu medrese daha sonraları faaliyet alanını genişleterek Vahabi düşünceyi Afganistan topraklarına doğru yaymaya başladı.
Furkane vadisinin Tacikistan ve Kırgızistan arasındaki özel konumu ve bölgede dini radikal eğilimlerin ağır basması IŞİD'in orta Asya bölgesine yönelik stratejik hedefleri için büyük önem arz ediyor ve Afganistan toprakları da bu bölgeye komşu olması yüzünden IŞİD için ayrıca cazip geliyor.
Coğrafi cazibeden sonra Afganistan'ın sosyal şartları, etnik yapısı ve nüfus yapısı da IŞİD için cazip gelen diğer özelliklerdir.

Afganistan toplumu çeşitli aşiretlerde ve etnik gruplardan oluşuyor. Birbirine rakip olan aşiretler bu ülkede toplumu ulus devlet yapılanmasına doğru hareket etmesini ve üniter bir toplum oluşmasını engelleyen etken olmuştur. Afganistan'ın IŞİD'in nüfuzunu kolaylaştıracak özel şartlarına bu ülkenin zayıf iktidar yapısını örnek vermek mümkün. Yine Afgan toplumunda radikal düşüncelerin benimsenmesine yönelik eğilimin güçlü olduğunu da unutmamak gerekir. Bu arada tefirci IŞİD terör örgütü de ideolojik açıdan Afganistan içine nüfuz edebilecek bir yapıya sahip olduğu da bilinmektedir.

Gerçi Afganistan toplumunun IŞİD'in ideolojik şiddet uygulamalarını benimsemesi zor gibi gözüküyor, fakat gerçek şu ki Afganistan toplumunda dini radikalizm kendine özgü ideolojik cazibesi bulunuyor.
Mevcut şartlarda Taliban örgütü İslamî devleti yeniden inşa etme acizliği yüzünden cazibesini kaybettiği anlaşılıyor ve bu durumda IŞİD'in Afganistan'da nüfuzunu arttırması için daha fazla şanslı olduğu belirtiliyor.
IŞİD'in Afganistan'a nüfuz etmek için saydığımız bu etkenlerin yanında iktisadi etkeni de unutmamak gerekir. Uyuşturucu madde ve madenler Afganistan'da IŞİD için iki önemli iktisadi ve mali kaynak sayılıyor. Bu yüzden IŞİD'in henüz resmen doğrulanmayan Afganistan'daki varlığında bu ülkenin haşhaş üretiminin %90'ı gerçekleştiği Hilmand eyaletine göz diktiği belirtiliyor.

Uyuşturucu maddenin dışında Afganistan'da petrol ve doğalgaz dışındaki yeraltı kaynakların değeri yaklaşık üç bin milyar dolar tahmin ediliyor ve bu kaynaklar genellikle merkezi hükümetin üzerinde hiç bir denetimi ve hakimiyeti bulunmayan bölgelerde yer alıyor.
Kabil yetkilileri de IŞİD'in bir amacının Afganistan'daki madenleri ele geçirmek olduğunu doğruluyor. Bu konu, özellikle IŞİD'in Ortadoğu'daki mali kaynakları tehlikeye girdiği ve Irak ve Suriye yönetimleri er geç IŞİD'in eline düşen petrol kaynaklarını geri alacağı düşünüldüğünde, daha da anlam kazanıyor. Bu durumda Afganistan'ın yeraltı kaynakları ve uyuşturucu maddesi IŞİD için büyük önem arz ediyor. Afganistan madenler Bakanı Davut Şah geçenlerde yaptığı açıklamada, IŞİD'in Afganistan'ın yeni yeni canlanan maden sektörüne göz diktiğini belirtti.
Afganistan'ın petrol ve doğalgaz kaynaklarını ise Çinliler işletiyor ve bu önemli maddeleri çıkarmak için Kabil yönetimi ile uzun vadeli anlaşmalar imzaladıkları anlaşılıyor. Ancak petrol ve doğalgaz kaynakları da tam da IŞİD'in bulunduğu bölgelerde yer alıyor.

Orta Asya ve Kafkasya Gelişmeleri

0 yorum
Geçen hafta Tacikistan'da Cumhurbaşkanlık aday olma yaşı 35'ten 30'a düşürüldü. Karar Tacikistan yasama meclisinde onaylandı. Yapılan yeni değişikliğe göre Tacikistan'da cumhurbaşkanlığı koltuğu için aday olacakların yaşı 35'ten 30'a indirildi.
Tacikistan'da cumhurbaşkanlığı adayları için alınan bu karar Tacikistan meclisinde onaylanmasına rağmen yürürlüğe girmek için Tacikistan anayasanın kararına da ihtiyaç duyuyor.
Tacikistan'da alınan bu kararın şimdiki Cumhurbaşkanı İmamali Rahman'ın oğlu Rüstem İmamali'nin 2020 yılında düzenlenecek Tacikistan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olabilmesi için olduğu belirtiliyor. 2020 yılında 30 yaşına gelen Rüstem İmamali bundan önce Tacikistan cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday olamıyordu. Üstelik Tacikistan anayasasına göre her vatandaş sadece iki dönem aday olabilirken, yapılan yeni değişiklikte şimdiki cumhurbaşkanı İmamali Rahman milletin önderi lakabından yararlanarak yeniden aday olabiliyor.
İmamali Rahman ancak yasalarda yapılacak değişiklikle 2020 seçimlerine katılabilecekti. Şimdi ise görünen o ki alınan yeni kararla Rahman için, şimdi bu rekabetlere katılma yolu açıldığı gibi, iktidarın başına yeniden geçme yolu da açılmış bulunuyor.

Geçen hafta ayrıca Tacikistan cumhurbaşkanının muhaliflerinden Zeyd Saidov'un geçici olarak gözaltına alındığı karakoldan hapishaneye intikal ettirilmesi, Tacikistan'da büyük yankı uyandırdı.
Saidov'un karakoldan zindana intikali iki ayın ardından ve Tacikistan mahkemesinin hakkındaki kararda hiç bir değişiklik olmazken gerçekleşti. Tacikistan yüksek mahkemesi geçen 20 Kasım tarihinde muhalif politikacı Saidov için 29 yıl hapis cezası kesmişti. Bundan önce de 26 yıl hapis cezasına çarptırılan Saidov iktisadi fesatla da suçlanınca, cezasına 3 yıl daha eklendi. Saidov son duruşmasında ise kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddetti ve dosyasına eklenen iktisadi suçların siyasi temelli olduğunu belirtti.

Tacik muhalif politikacı Zeyd Saidov 6 Nisan 2013 tarihinde Yeni Tacikistan partisini kurma kararını aldıktan sonra gözaltına alındı. 55 yaşındaki Zeyd Saidov Mayıs 2013 tarihinde yeni Tacikistan partisini kurduğunu açıkladıktan sonra güvenlik güçleri tarafından takibe alındı ve sonunda tutuklandı. Saidov aynı yılın Aralık ayında rüşvet, mali yolsuzluk ve cinsel tecavüzde bulunma suçlarından 26 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Saidov ve avukatları kendisine yöneltilen suçların uydurma olduğunu ve mahkemenin kararını da önceden alınan siyasi karar olduğunu ve Duşanba yönetiminin yeni partinin kurulmasına yönelik intikamı sayıldığını belirtti.
Gözlemciler, belki de Tacikistan yargı sisteminin bu tür davranışlarından ötürü uluslararası insan hakları gözetleme örgütü 2015 yılında Tacikistan'da insan hakları durumu ile ilgili raporda bu ülkede insan hakları vahemetinden kaygı duyduğunu açıkladı.

Geçen hafta Türkmenistan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Vefa Hacıyev'in Katar ziyareti ve bu ülkenin yetkilileri ile müzakereleri sırasında iki taraf arasında bir kaç işbirliği diplomatik belge imzalandı.
Türkmenistan Dışişleri Bakanı yardımcısı Hacıyev ve beraberindeki heyet Katar Dışişleri Bakanı Halid bin Muhammed Atiye ve Dışişleri Bakanı Yardımcısı Muhammed Abdullah Ramihi ile görüştü. Türkmen diplomatın Katar ziyaretinin sonunda ise Türkmenistan Dışişleri Bakanlığı ile Katar devleti arasında 2016 ila 2017 yılları arasında ortak eylem planı belgesi imzalandı. Bu ziyaret ,Türkmenistan liderinin son 1989 yılında katar'ın başkenti Doha'ya bir ziyaret gerçekleştirmiş ve Katarlı yetkililerle iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine vurgu yapmasının ardından gerçekleşti.

Uzmanlar ise Katar ve Arabistan gibi ülkelerin orta Asya gibi uzak bölgelerde yatırım yapmanın iktisadi açıdan karlı olmadığı halde gerçekleştiğini belirtiyor. Gerçekte Katar'ın Tacikistan ve Özbekistan gibi dini mazisi bulunan orta Asya ülkelerinde faaliyetleri sadece iktisadi faaliyetlerle sınırlı kalmıyor. Katar sahip olduğu servet sayesinde başka ülkelerin temel erkanlarına sızıyor ve bu ülkelerde gizli hedeflerini güdüyor. Dini ve güvenlik meseleleri ile ilgilenen uzmanlara göre bundan bir kaç yıl içinde Amerika ve Arabistan'ın onayı üzerine orta Asya cumhuriyetlerinde Selefiliği yaygınlaştırma görevini Katar devletine devretmiş bulunuyor. Gerçi selefi unsurlar tüm bölge ülkelerinde faaliyetlerini gizlice yürütüyorlar, fakat Katar yönetiminin orta Asya cumhuriyetlerinde ve özellikle Tacikistan, Kırgızistan ve bir ölçüde Kazakistan cumhuriyetinde yatırım projeleri selefilerin daha rahat hareket etmesine zemin hazırladığı anlaşılıyor.

Geçen hafta 43. Hazar denizi hukuki statüsü konvansiyonu özel çalışma grubu, denize kıyısı bulunan 5 ülkenin Dışişleri Bakanı Yardımcılarının katılımı ile çalışmalarına başladı. İran Dışişleri Bakanı Yardımcısı ve İran'ın Hazar denizi meseleleri özel temsilcisi İbrahim Rahimpur siyasi bir heyet başkanlığında bu zirveye katıldı.
43. Hazar denizi hukuki statüsü konvansiyonu özel çalışma grubu, denize kıyısı bulunan ülkelerin Dışişleri Bakanı Yardımcılarının katılımı ile Aşkabat'ta ve kapalı kapılar ardında ve gazetecilerin alınmadığı salonda gerçekleşti. Zirvede Hazar denizi hukuki statüsü konvansiyonu taslağının maddeleri tartışıldı.
Hazar denizi hukuki statüsü konvansiyonu kıyı ülkelerin arasında deniz üzerindeki çizgileri, denizcilik rejimi ve bilimsel araştırmaları düzenliyor. Bundan önce Moskova zirvesinde Hazar denizi hukuki rejimi konvansiyonunun hazırlanmasında bazı ilerlemeler kaydedildi ve konvansiyon taslağında yerini aldı.

Birinci Hazar denizi kıyı ülkeleri liderler zirvesi 2001 yılında Aşkabat'ta, ikinci zirve ise ekim 2007'de Tahran'da ve üçüncü zirve de 2010'da Azerbaycan cumhuriyetinin başkenti Bakü'de ve dördüncü zirve de 2014 tarihinde Rusya'nın Astarahan liman kentinde düzenlendi. Yeni zirvenin bu yıl Kazakistan'ın Astana kentinde düzenleniyor.
Kıyı ülkelerin üzerinde mutabakata vardıkları önemli konulardan biri de kıyısı bulunmayan ülkelerin Hazar denizinde askeri güç bulundurma yasağıdır. Eski sovyetler birliği 1991 yılında çöktüğü günden beri Hazar denizi sahip olduğu petrol ve doğalgaz kaynakları yüzünden özel stratejik önem arz etmeye başladı.
Hazar denizi hukuki rejimi konvansiyonu ise kıyı ülkelerin denize karşı genel durumunu ve hukukunu ve yükümlülüklerini belirliyor. Hazar denizi hukuki rejimi yaklaşık 23 yıldır beş kıyı ülkesi arasında inceleniyor, fakat aralarındaki sorunların bir türlü çözümlenmediği gözleniyor.

Geçen hafta Kazakistan ve Ürdün savunma bakanları askeri işbirliği anlaşması imzaladı. Geçen hafta Kazakistan savunma Bakanı imankulu Tasmagbetov Ürdün'ü ziyaret etti ve bu ülkenin savunma Bakanı ile ikili ilişkilerin yanı sıra bölgesel ve uluslararası meseleleri görüştükten sonra askeri işbirliği anlaşması imzaladı.
Kazakistan ve Ürdün arasında imzalanan söz konusu askeri anlaşmanın iki ülkenin silahlı kuvvetleri ve askeri sanayileri arasında işbirliğini geliştirmeye katkı sağlayacağı belirtiliyor. Anlaşmaya göre Kazakistan yakın gelecekte kendi imalatı olan zırhlı araçları Ürdünlü tarafa teslim etmesi bekleniyor.
İki ülke savunma bakanları ayrıca savunma sanayiye Kazakistan'ın ürettiği gece dürbünü hakkında da görüşmelerin gerçekleştiği belirtildi.

Geçen hafta orta Asya medyası Kazakistan'ın milli para birimi tengenin ocak ayında en istikrarsız para olduğunu yazdı. Bölge medyası orta Asya ülkeleri arasında Kazakistan'ın milli para birimi Ocak ayında en istikrarsız döviz olduğunu belirtti.
Yine orta Asya ülkelerinin milli para birimleri arasında Kazakistan'ın tengesi ve Özbekistan'ın somu %50, Rusya'nın rublesi %39, Tacikistan'ın samanisi %38, Türkmenistan'ın manatı %47 ve Kırgızistan'ın somu %32 2015 yılına oranla değer kaybetti.
Uzmanlar Rusya'ya dayatılan yaptırımlar ve ayrıca petrol fiyatlarının düşmesi, ekonomileri Rusya ekonomisine bağlı olan orta Asya cumhuriyetlerinin ekonomilerini ciddi sıkıntıya soktuğunu belirtiyor.

Avrupa konseyi parlamenter asamblesi geçen hafta Ermeni karşıtı iki kararnameden birini onayladı. Avrupa konseyi parlamenter asamblesi kışlık oturumunda Boşnak parlamenter Milistsa Markoviç'in Karabağ'da Sersengi barajı hakkında Azerbaycan sınır bölgesinde yaşayan halkı kasıtlı olarak mahrum bırakılmasını içeren kararname taslağını oy çoğunluğu ile onayladı. Oturumda ayrıca İngiliz parlamenter Robert Walter'in dağlık Karabağ ve Azerbaycan cumhuriyetinin işgal altındaki diğer bölgelerinde şiddetin ağırlaştırılması ile ilgili kararname taslağı onaylanmadı.
Avrupa konseyi parlamenter esemblesinin onayladığı kararnamenin Ermeni tarafın davranışlarını etkileyemeyeceği ve ek fazla önemsenmeyeceği belirtiliyor. Özellikle bundan önce AGİT'e bağlı Minsk grubu eş başkanları da ortak bir bildiri yayınlayarak, Avrupa konseyi parlamenter asamblesinden mevcut durumu daha da karmaşık hale getirecek girişimlerden kaçınılmasını istedi.

Minsk grubu bildirisinde ayrıca Avrupa kurumlarını da dağlık Karabağ meselelerine karışmaktan sakındırdı ve bu münakaşanın çözümünü Minsk grubuna bırakmasını istedi.
Bölge meseleleri uzmanları ise Avrupa konseyi parlamenter asamblesinin içra güvencesi bulunmadığı için her türlü itibar ve yasal geçerlilikten de yoksun olduğunu belirtiyor. Ancak buna karşın Avrupa parlamentosu Ermeni karşıtı kararnameyi onayladıktan sonra Ermenistan savunma Bakanı Siran Ohanian kararnameyi itiraz etti.
 
© 2013 Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler | Designed by Making Different | Provided by All Tech Buzz | Powered by Blogger