2 Şubat 2016 Salı

Türkiye'nin Suriye ile İmtihanı -1

0 yorum
Türkiye'nin kendi bağımsızlık mücadelesini verdiği dönemde,Suriye de Fransızların manda yönetimine karşı mücadele etmekteydi.Zorlu bağımsızlık mücadeleleri sonunda Türkiye 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bu arzusunu hayata geçirmiş,Suriye içinse bu zafer ancak 1946 yılında mümkün olabilmiştir.Mücadele yıllarında iki devletin de ortak düşmanı Fransa'dır ve iki ülke de Fransa'yı bölgeden uzaklaştırmak istemektedir.1937 yılında Atatürk Suriye'nin Fransa'ya karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi hakkındaki düşüncelerini şu şekilde ifade etmiştir:''Türkiye Cumhuriyeti'nin arzu ettiği şey Suriye'nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır.''(1) Atatürk bu düşüncesini beyan ettiğinde Suriye Fransa'nın işgali altındaydı .Ortadoğu'nun zenginliklerinden faydalanmak isteyen Fransızlar ülkeden çıkmak istememekteydiler.

Bu dönemde Atatürk Fransa'ya karşı sert bir üslup takınmaktaydı ve sömürge düzenine karşı tepkisini şu şeklide dile getirmişti:''Kuvvet,ille de gerekiyorsa,emperyalizme karşı kullanılacaktır.Ben ve hükümetin sizin tam bağımsızılığınızı istiyoruz.Eğer Fransızlar mani olursa Fransızlara da söyleyecek sözümüz vardır.Ona da kefilim.Suriyelilerin ordusu yoktur.Fakat bizim ordumuz kafi.Söz veriyorum:İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım.Temenni ederim ki buna mecbur olmayalım.''(2)

Atatürk bu cümleleriyle realiteden yararlanarak,Ortadoğu'ya hakim bir Fransa'nın er ya da geç Anadolu üzerinde emperyalizm temelli düşüncelerini devam ettireceğini ,gelecekte gözünü tekrar Anadolu'ya dikeceğini tahmin etmekteydi ve bu yüzdendir ki Fransa'yı bölgede istemiyordu.

SORUNLAR
Türkiye ve Suriye arasında birçok sorun somut olarak kendisini göstermiş,bu sorunlar devletler arasındaki iplerin gerilmesine hatta zaman zaman kopma noktasına gelmesine zemin hazırlamıştır.Özellikle Hatay,Su ve Güvenlik Sorunları devletlerin dış politikada hassas,bir o kadar da agresif politikalar izlemesine neden olmuştur.

Hatay'ın Suriye sınırları içerisinde kaldığı ve Suriye'nin de Fransa'nın himayesinde olduğu bu dönemde,Hatay Sorununun ciddiyeti Mustafa Kemal Paşa'nın:''Kırk asırlık Türk yurdu düşman eline kalamaz.'' ifadesinde kendisini bulacaktır.Artık Hatay,Atatürk'ün yüreğinde kordur.Asırlar boyu Türk'e yurtluk eden,halen de üzerinde Türklerin yaşamakta olduğu Hatay,Türk yurdunun ve Türk milletinin bir parçası olarak,ayrı yaşayamazdı.Milli birlik,bütünlük ve milli bünyeden ayrı kalamazdı.İç ve dış durumu son derece etkin biçimde değerlendiren Atatürk,tarihin akışı içinde bu gerçeği dünyaya onaylatmanın gününü ve saatini bekleyecekti.Hatay,önce mutlaka bağımsızlığa kavuşacak,sonra da Türk yurdunun bölünmez bir parçası olarak,milli bütünlükteki şerefli yerini alacaktı.(3)

Nitekim henüz çok genç olan Cumhuriyetin güçlenmesi ve doğru zamanda dünya kamuoyuna Hatay'ın Türk yurdu olduğunu kabul ettirme düşüncesi akıllardan hiç silinmeyecek bir hedef olarak hafızalarda kalmıştı.

1920 Mondros Mütarekesi'yle Hatay Fransızlar tarafından işgal edilmiştir.20 Ekim 1921'de, Fransa ile imzalanan Ankara Antaşması'nın 7.maddesine göre Sancak,Suriye sınırları içerisinde kalacak;burada özel bir idare kurulup,Türk kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylıktan yararlanılacaktır,resmi dil Türkçe olacak ve para birimi olarak da Türk lirası geçerli olacaktır.(4)Lozan Antlaşması da Hatay'ın Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil olmasını sağlayamamıştır.

Türk Hükümeti Hatay'a bağımsızlık verilmesi için yaptığı toplantılardan bir netice alamamış,Fransa'ya nota vermiş ve Hatay Sorunu'nu ne kadar önemsediğini göstermiştir.Atatürk TBMM konuşmalarında Hatay konusu üzerinde durmuş ve vurgulamıştır.Fransa büyükelçisi ile olan bir konuşmasında ise: ''Hatay benim şahsi davamdır.Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz.'' demiştir.(5)

Tüm bu gelişmelerin bir uzantısı olarak 27 Ocak 1937'de Milletler Cemiyeti'nde Hatay'ın bağımsızlığı kabul edildi.Fransa yaşadığı ve yaşayabileceği iç ve dış sorunları düşünerek Türkiye ile karşı karşıya gelmek istemedi ve askeri bir anlaşma yaptı.Anlaşma ile Hatay'da tarafsız bir seçim kabul edilerek,bunun için de bir kısım asker gücünün Hatay'a girmesine karar verildi.Kurmay Albay,Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri,Hatay'a girdi.13 Ağustos'ta seçimler yapıldı ve Meclis çoğunluğunu Türkler kazandı.Böylece bağımsız Hatay Cumhuriye 12 Eylül 1938'de kuruldu.Bu Cumhuriyet ise,30 Haziran 1939'da Türkiye'ye katılma kararı aldı.(6)

Türkiye'de cumhuriyetin ilanı ve Arap dünyasında mada rejimlerinin kurulması sürecinde ortaya çıkan karşılıklı ilgisizlik ve psikolojik uzaklık,Hatay'ın 1939'da Türkiye'ye katılmasıyla siyasi huzursuzluğu dönüştü.(7)

1980'lerin sonunda buna ek olarak su sorunu ortaya çıktı.Türkiye Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde Güneydoğu Anadolu Projesi kapsamında barajlar yapmaya başlayınca,Suriye bundan şikayetçi oldu ve kendisine yeterince su gelmediğini iddia etti.Su sorunu 1990'lı yıllardaki ilişkilerde oldukça önemli bir yer tuttu.Suriye bu su meselesini bir Arap meselesi haline getirdi ve bu bağlamda Arap Ligi'nin gündemine koydu.''Türkler Arap suyunu kontrol ediyorlar.'' diyerek de Arap Ligi'nde çeşitli kararlar çıkardılar.

Su ve PKK sorunları,Soğuk Savaş'ta iki ayrı blokta yer alan ve dış politikaları güvenlik algılamaları çerçevesinde şekillenen Türkiye ve Suriye arasında ,1970'lerden itibaren ortaya çıkan gerginlikleri artırıcı ve sistemsel sorunlar olarak nitelendirilebilir.İki sorun da,Türkiye-Suriye ilişkilerinin durumuna göre dış politika aracı olarak kullanılmıştır.Hafız Esad ülke içerisinde tehdit unsuru olarak görmediği Kürt azınlığı,Türkiye'nin elindeki su kozuna karşılık bir baskı aracı olarak periyodik biçimde kullanmak istemiştir.Türkiye'nin Suriye'yi düşman olarak algılayışı ise büyük ölçüde terörizm konusundaki endişelerinden kaynaklanmıştır.(9)

1979 yılında Şam yönetiminin Kürdistan İşçi Partisi(PKK) lideri Abdullah Öcalan'ı topraklarına kabul etmesi Türkiye ile Suriye arasında savaş çanları olarak nitelendirildi.Öcalan yıllarca Suriye'nin denetimindeki Lübnan'ın Bekaa Vadisi'nde ağırlandı,burada kurulan kamplarda PKK'lılara eğitim verildi ve örgütün kongreleri Suriye'de toplandı.

Tüm bu arka plandan sonra dönemin Kara Kuvvetleri komutanı Orgeneral Atilla Ateş Hatay ziyareti sırasında yaptığı sert uyarılar Türkiye'nin Suriye hakkındaki tutumunu açıklar nitelikteydi:Bazı komşularımız,özellikle ismini açıkça söylüyorum,Suriye gibi komşular,iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar.''(10)şeklindeki sert açıklamaları ve dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in :''Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu ve artık sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha tüm dünyaya ilan ediyorum.''(11) şeklindeki açıklamaları devletlerin arasındaki ilişkilerin ne doğrultuda gittiğini göstermekteydi.

YAKINLAŞMA SÜRECİ
1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı ile birlikte Türkiye Suriye ilişkilerini gergin dönemlerini geride bırakmıştı ve normalleşme sürecine girilmiştir.İki ülke ilişkilerinin karşılıklı güven zemine oturtulmasına çalışılmıştır.(12)

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 2000 yılında vefat eden Hafız Esad'ın cenaze törenine katılması yaklaşık 10 yıl sürecek olan Ankara-Şam baharının başlangıcıdır.Bundan sonraki süreçte ilişkiler iyi yönde ilerlemiş,iki ülke birbirini yeniden tanıma sürecine girmiştir.

ABD'nin 2003'te Irak'a girmesiyle Suriye kendini güvensiz hissetmiştir.Irak'ın işgaliyle ekonomik ve siyasi olumsuzluklar yaşayan Suriye dış politikada yalnız kalmamak ve elini güçlendirmek için bir ortak arayışına girmiştir.Irak'ta olası bir Kürt devletinin kurulma ihtimali Suriye'yi rahatsız etmiştir.Irak'taki merkezi yönetimin güçlü olmasını isteyen Türkiye ve Suriye ortak bir paydada buluşmuşlardır.Yüzü Batı'ya dönük olan Türkiye ile yakınlaşma,Suriye'nin dış politikası açısından önem teşkil etmekteydi.Bu yakınlaşma Türkiye'nin Arap Dünyasına açılması,Suriye'nin de Batı dünyasıyla ilişkilerini geliştirme düşüncesinin anahtarıydı. 2008 yılında İsrail'in Gazze'yi abluka altına alması Türkiye tarafından sert bir dille kınanmıştır.Ardından da dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2009 yılında Davos'taki çıkışı,İsrail ile Türkiye arasında gerginlik yaratmış ve Türkiye'nin İsrail karşıtı bir tutum içerisine girmesi Suriye yönetimi tarafından yakından izlenmiştir.

Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'ın Türkiye'ye geldiği sırada yapılan karşılıklı görüşmeler sonucunda(16 Eylül 2009'da) Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'nin kurulması kararlaştırılmıştır.Aynı gün içerisinde,Suriye ve Türkiye Dışişleri Bakanları,Türkiye ile Suriye arasındaki vizeleri kaldıran anlaşmayı imzalamıştır..


İsrail İşgali

0 yorum
İnsan Hakları İzleme Örgütü 19 ocak 2016 tarihinde Filistin özerk teşkilatı başkanı Mahmut Abbas ile Ramallah da yaptığı görüşmede, kendisine verdiği raporda, işgal edilen Filistin topraklarında yasadışı inşa edilen Siyonist işgal sitelerin yapımında uluslararası ve Siyonist firmaların yatırım yaparak katıldığını belirtti. Söz konusu rapor, "Siyonist rejim ticareti, Yahudi site inşaatında ticari firmaların faaliyetleri, insan haklarını ihlal ediyor" başlığı ile yayınlandı. Rapor, yasadışı faaliyetlerde bulunan firmaların uluslararası yasalarca belirlenen taahhütleri ve uluslar arası ticari faaliyetlerin hukuki boyutları, ayrıca söz konusu firmaların Siyonist rejimin Filistin milletlerine karşı ırkçı düzenine ortak olmaları, Filistinlilerin doğal kaynaklarına el koyarak yağmalamaları ve yine firmaların Siyonist rejimin sömürgecilik düzeninden yararlanma yöntemleri belirtiliyor.

En az yarım milyon Siyonist, doğu Beyt-ul Mukaddes, Ürdün nehri batı yakası ve işgal edilen Filistin topraklarında inşa edilen 237 sitede yaşıyorlar. Gerçi Siyonist rejim, inşa ettiği işgal sitelerinin olanaklarını sürekli arttırmaya çalışıyor, fakat sitelerin yayılmasında ticaret de önemli ve anahtar rolü söz konusu.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Filistinli haklarının Siyonist rejimce ihlal etmesinde, ticari faaliyetlerin nasıl yardımcı olabileceği ve sitelerde çalışan firmaların ise sitelerin yayılması ve kalkınmasını nasıl sağlayabileceklerine değiniyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, raporunu, işgal edilen Filistin topraklarında site inşaatının desteklenmesinde İsrailli ve uluslararası girişimlerin rolü üzerine odaklanmıştır. İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda söz konusu firmaların Filistinlilere ait arazilere el koyma ve onların doğal kaynaklarına sulta kurmasında ortak olduklarını belirtti. Bu yüzden söz konusu firmalar, aslında Filistinlilerin doğal kaynakları ve servetlerini yağmalamakla birlikte, yasadışı Siyonist işgal sitelerde yatırımlar yaparak, Filistin halkının haklarını açıkça ihlal etmekteler.

BM ticaret kılavuzu ilkeleri ve insan hakları maddelerine göre, firmalar insan haklarına saygılı olmalı, insan haklarını ihlal etmekle sonuçlanacak olan ticaretlerin seviyesini düşürmeli. Fakat mahiyeti zaten Cenevre konvansiyonuna tamamen aykırı olan yasadışı işgal sitelerin inşaatına katılan firmalar, işgal rejim ile işbirliklerine devam ettikleri sürece, Siyonist rejim ile Filistin halkının haklarını ihlal çalışmalarına ortak olduklarını inkar edemezler.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ticaret bölüm başkanı Arvind Ganesan şöyle diyor: "Site inşaatında ticaret, söz konusu firmaların Siyonist rejimin Filistin halkının evlerinden edinmesi ve onlara karşı ırkçı siyasetleri ile inkar edilemez işbirliğidir. Zira onlar Siyonist rejim ile bu işbirliği sayesinde, Filistinlilerin doğal kaynakları ve arazilerinin çalınması ve yağmalanmasına yardım ediyorlar. Bu yüzden onların tek çıkar yolu, insan hakları yükümlülükleri çerçevesinde çalışarak, İsrail sitelerindeki faaliyetlerini durdurmalarıdır.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, çeşitli firmaların Siyonist işgal sitelerindeki faaliyetleri ile ilgili raporunda, bazı firmaların direkt olarak site inşaatında çalıştıklarını, bazılarının ise site sakinlerinin ihtiyaçlarını karşılama veya kent hizmetleri sunmakta olduğunu belirtiyor. Söz konusu sanayi sektörün çalışma gücü de çok az maaşla çalıştırılan Filistinli işçilerden temin ediliyor. İşgal toprakların da sanayi sektörü çok hızlı bir şekilde gelişmekte. Örneğin 20 sanayi bölgede yaklaşık bin fabrika bulunuyor. Buna ilaveten, Siyonist rejim, Filistinlilere ait yaklaşık 9 bin 300 hektar tarım arazisindeki ekinleri denetliyor. Burada üretilen ürünler Siyonist rejim etiketleri ile ihraç ediliyor.

Söz konusu her iki tarzdaki işbirliği, Siyonist rejimin insan severlik uluslar arası yasaları çiğnemesini kolaylaştırıyor. Cenevre 4. konvansiyonu işgalci bir gücün, sivilleri başka yere sürmesini yasaklarken, Uluslararası Ceza Mahkemesi kurucu antlaşması, direk veya dolaylı olarak sivilleri göçe zorlamanın bir savaş suçu olduğunu belirtiyor.
Söz konusu firmaların ticareti, pratikte Siyonist rejim ordusunca Ürdün nehri batı yakasında Filistinlilere ait arazileri işgal etmek ve Siyonist yerleşimcileri bu topraklarda inşa edilen firmalara göz etmesine yardım ediyor. Siyonist rejimin bu eylemi, aslında uluslararası insan severlik yasaların açık ihlalidir. Zira söz konusu yasalar uyarınca işgalci güçler, işgal edilen toprakların kaynaklarına sulta kurmaktan men edilmiştir. Bölgedeki bazı arazilerin sahipleri Filistinlilerdir, fakat Siyonist rejim söz konusu Filistinlilerin, Siyonist işgal sitelerine yakın olan kendi arazileri ve tarım bölgelerine ulaşmasını büyük oranda kısıtlıyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü, başta Ürdün nehri batı yakasında site inşaatı ile bağlantılı olan ve özellikle de çimento ve bina inşaatı alanında faaliyet yürüten firmaları eleştirerek, Siyonist rejimin site inşaatlarını genişletmek amacı ile site işgal sakinlerin ve söz konusu firmalara arazi, su ve altyapıları temin ederek onlara mali destek sağladığını belirtti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca Ürdün nehri batı yakasında site inşaatı alanında faaliyet yapan firmaların çalışmalarının durması gerektiğini belirtiyor; zira Siyonist siteleri bir çok konuda uluslar arası yasalar ve Filistinlilerin haklarını ihlal etmekte.

İnsan Hakları İzleme Örgütü ticaret bölüm başkanı Arvind Ganesan bu bağlamda şöyle diyor: Ticari firmalar, Filistin toprakları ve kaynaklarını kullanma konusunda kendi sorumluluklarını üstlenmeli, yasadışı site inşaatındaki işbirliğini kabul etmeli ve bedelini ödemeleri gerekir. Zira bu faaliyetleri Filistinliler ve haklarına önemli oranda hasar vermekte. Ticari firmalar bunu kabullenmeli , yanlış ve zaten yasadışı bir faaliyetten çıkar sağladıkları gafletinden uyanmalılar.
Siyonist rejim ordusu bir yandan Siyonist site sakinlerini işgal edilen Filistin topraklarına intikal ettirirken, diğer yandan Filistinlilerin kendi topraklarında geçişleri için kısıtlamalar getirerek, onları evlerinden avare edip, geniş bir şekilde insan hakları ihlallerini gözler önüne seriyorlar.

2000-2012 yılları arasında Siyonist rejimi, Filistinlilerin inşaat isteklerinin %94'ünü reddederek, bu insanlara kendi topraklarında inşaat izni vermemekte. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün araştırmalarına göre işgal altında Siyonist rejimin 11 madeninden 1'i , bir Avrupa firmasına aittir. Fakat korsan ırkçı rejim, 1994 yılından faaliyet yapan Filistinli bir firmaya yeni maden işletme izni vermiyor. Filistin Taş ve Mermer Birliği adı altında faaliyet yapan söz konusu firma, bağımsız bir şirket olarak ve en az 500 Filistinli firmanın temsilcisi olarak çalışıyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca Siyonist rejimin sömürgeci siyasetleri ve girişimleri, Filistinlilere ait doğal kaynaklara el koymak ve yasadışı benzer olaylarda 3. taraf yani uluslar arası toplumun sorumlulukları konularında bazı tavsiyelerde bulunuyor.
Söz konusu rapor, Siyonist sitelerde yatırımdan yaralanan ilk tarafın, Filistinlilerin doğal kaynakları ve arazilerini yağmalayan, işgal siteleri inşaatını destekleyen, apartayd sistemini izleyerek, geniş çapta kontrol noktaları kurmakla Filistin halkına baskı uygulayan ve kendi kaynaklarını kullanma izni vermeyen Siyonist rejimi olduğunu vurguluyor.
Raporun sonunda uluslar arası firmalardan Siyonist firmalarda yatırım yapmayı bir an önce durdurmaları istenirken, bu yatırımların, onların ahlaki ve yasal sorumlulukları ve taahhütlerinin ihlali olduğu belirtiliyor
 
© 2013 Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler | Designed by Making Different | Provided by All Tech Buzz | Powered by Blogger