5 Şubat 2016 Cuma

MIDDLE EAST AND NORTH AFRICA

0 yorum

Regime Security over public safety


The conflicts raging across the Middle East and North Africa began in large part because entrenched rulers put their own interests and security above the safety and well-being of their people. In the countries that remain at peace, many leaders still embrace the same short-sighted priorities, raising the risk that they too could descend into disorder.
Although the Egyptian regime’s self-defeating drive against dissent—a violent campaign enabled by American and Gulf state aid—has been widely criticized, a number of other Middle Eastern states have escaped international attention while they quietly clamp down on already limited political participation and civil liberties. These include Morocco and Kuwait, where journalists and civil society activists found themselves under fresh assault in 2015. The United Arab Emirates sought to further restrict scrutiny of the country’s abhorrent labor conditions by denying entry to academic researchers, and Bahrain’s government, with little pushback from its U.S. ally, continued its shameful efforts to silence the opposition by stripping its leading critics, most of them Shiites, of their citizenship.
Saudi Arabia, one of the worst human rights abusers in the world, increased the number of executions to its highest level in 20 years, and tried to cover up its failure to safeguard participants in the annual Hajj pilgrimage after a stampede killed more than 2,400 people. The kingdom’s military campaign in neighboring Yemen showed a similar indifference toward protecting innocent lives.
Undergirding all of these cases is a model of governance that erodes the kind of long-term and inclusive stability the region desperately needs. By sacrificing public safety for regime security, these governments alienate and anger their citizens, squander public resources, and enfeeble the institutions that are necessary for sustainable political and economic development.
Also in 2015, relations between Israel and Palestinians remained combustible. In the aftermath of the previous year’s war between Israel and Hamas, which caused the deaths of over 2,100 Palestinians and 73 Israelis, the peace process was moribund. Right-leaning Israeli prime minister Benjamin Netanyahu won reelection in March, and the deeply divided Palestinian political institutions in the West Bank and Gaza were in disarray. The administration of President Barack Obama reportedly concluded that it would be unable to make significant progress on peace talks during the remainder of its term. Meanwhile, individual Palestinians carried out a series of knife and vehicular attacks on Israeli Jews, and Israeli security personnel responded with deadly force.

Karl Marx (1818–83)

0 yorum
German philosopher, economist and political thinker, usually portrayed as the father of twentieth-century communism.After a brief career as a university teacher, Marx became increasingly involved in the socialist movement.Finally settling in London,he worked for the rest of his life as an active revolutionary and writer, supported by his friend and lifelong collaborator, Friedrich Engels (1820–95). At the centre of Marx’s work was a critique of capitalism that highlights its transitionary nature by drawing attention to systemic inequality and instability. Marx subscribed to a teleological theory of history that holds that social development would inevitably culminate in the establishment of communism. His classic work was the three-volume Capital ([1885, 1887, 1894] 1969); his best-known and most accessible work, with Engels, is the Communist Manifesto ([1848] 1967

   ‘Constant revolutionizing of production, uninterrupted disturbance of social conditions, everlasting uncertainty and agitation … All that is solid melts into air.’ K. MARX and F. ENGELS, The Communist Manifesto (1848)

American Foreign Policy in the 20s

0 yorum
The Senate's repudiation of the Treaty of Versailles following World War I is often seen as ushering in a period of isolationism in American foreign policy. It was impossible for the United States to withdraw completely from world affairs, however, because American possessions stretched from the Caribbean to the Pacific and because the First World War had transformed the country into the world's leading creditor nation. As the threat of war grew in the 1930s — with the rise of the Nazis in Germany and Japanese aggression in China — Congress tried to insulate the United States from potential hostilities through neutrality legislation. While public sentiment remained strongly in favor of staying out of a European conflict, isolationism became increasingly difficult after war broke out in Europe in September 1939.   
            Although the United States did not join the League of Nations, it did cooperate with international agencies throughout the 1920s and into the 1930s on such matters as trade and drug trafficking. The United States also headed efforts to advance diplomatic talks on limited disarmament, to resolve the tangled questions of war debts and reparations, and to maintain international peace, all while remaining deeply involved in Western Hemisphere affairs, particularly in Central America. American foreign policy was far from isolationist in the '20s.

4 Şubat 2016 Perşembe

Avrupa'daki Müslüman Göç Sorunları -1

0 yorum
      BM verileri, hali hazırda dünya çapında 59 milyon insanın, savaş, iklim değişikliği, kuraklık, yoksulluk ve işsizlik ya da siyasi baskı yüzünden ya kaçmakta ya da göç etmekte olduğunu gösteriyor. Tabi ki göçün kökleri sadece yoksulluk, kuraklık veya siyasi baskılar değil, zira küreselleşme, son on yıllarda uluslararası ekonomi siyasetleri, iletişim araçlarına daha kolay ulaşabilme, ve de büyük güçlerin askeri ile güvenlik siyasetleri gibi konular, bu olayda etkilidir. Günümüzde Avrupa kıtası dünyada en büyük ve eşsiz bir göç dalgası ile karşı karşıya. Arnavutluk, Kosova, Makedonya ve Yunanistan gibi ülke vatandaşları zayıf ekonomi ve mali krizden acı çekerken, dünya ekonomik krizinden çok daha zararlı çıktılar bu yüzden Almanya, Fransa ve İngilizlere gibi Avrupa’nın zengin ülkelerine göç etmeyi, rahat bir yaşama ulaşma olarak görüyorlar. 

    Schengen anlaşması bu yolda Avrupalı göçmenlerin yolunu açmıştır, bu yüzden aralarında bayan Marin Lopen’in başkanlığında olan Ulusal Cephe partisinin de bulunduğu Fransa’nın sağ grupları, AB’nin zayıf ülkelerinden diğer ülkelere göçün kontrol edilmesi için sürekli schengen anlaşmasının lağvedilmesini istiyorlar. Fakat günümüzde Avrupa iki büyük göçmen akımı ile karşı karşıya, biri Afrika’dan ve Libya üzerinden, diğeri ise Asya ve Türkiye üzerinden. Son verilere göre 2015 yılında en az bir milyon sığınmacı, Avrupa'ya girmiştir ki bu sayı 2014 yılına göre 4 kat artmıştır. Bu arada yaklaşık 3 bin 700 sığınmacı da Avrupa yolculuğu sırasında Akdeniz'de hayatını kaybetmiştir. Avrupa'ya ulaşmak isteyen savaş mağdurlarının çilesi ve sığınmacıların zorlukları, bir çoğunun Akdeniz'de boğularak can vermesi, Avrupalı hükümetlerin sığınmacılar ve göçmenlere karşı davranışlarında yaşanan sayısız insan hakları ihlalleri bir yandan ve IŞİD gibi faşist teröristlerin bazı Avrupalı ülkelere saldırıları ve ardından Müslümanlara karşı artan şiddet olayları, Avrupa'ya göç  konusunun bir kez daha dünyanın ilgi odağına yerleşmesine sebep oldu.

    Almanya, İngiltere, ve Hollanda gibi birçok Avrupa ülkesinde Müslüman nüfusunun artışından duyulan endişe, göçmenlere kısıtlamaların uygulanmasına dair kararların alınmasına yönelik isteklerin artmasına sebep oldu. Avrupalı ülkeler, göçmenlerin artan dalgası karşısında bir çok sorunla karşı karşıya iken, Avrupa'da göçmenlere karşı etkili bir siyasetin olmaması ise sorunları daha da arttırıyor. Suriye, Afganistan, Libya ve Irak'ta yaşanan kriz, Avrupa'nın "II Dünya Savaşı" ardından eşsiz olan bir göç dalgası ile karşı karşıya getirmiştir. Bazı göçmenler yolculuk sırasında hayatını kaybederken, diğer bazıları da çok uygunsuz bir yaşamı, tecrübe ediyorlar.
Avrupa'ya göçün en önem sebeplerinden biri, Ortadoğu ve Afrika'da yaşanan siyasi ve ekonomik değişikliklerdir. Başka bir ibaretle Afrika ve Asya'da yaşanan kötü siyasi, ekonomik ve güvenlik şartları, Avrupa'ya göç dalgasının yoğunlaşmasında etkilidir. Bu konu, Avrupa ve göçmenler için iki taraflı bir soruna dönüşmüştür. Avrupa ülkeleri bu olaya karşı hala ortak bir karar varamadılar. Göç olayı bir yandan Avrupa'yı diğer yandan da göçmenler ve sığınmacıları bir çok sorun ve zorluklar yaşamaya mecbur bırakmıştır.

    Bu bağlamda bazı araştırmacılar günümüzde AB'de göçmenlik, sosyal gelişmeler yatağında bir güvenlik meselesine dönüştüğü kanaatindeler. Görünüşe göre hem gerçek yaşam davranışlarında ve hem akademik araştırmalarda göçmenlik ve sosyal güvenliği arasında her gün artan bir bağ vardır. Bu yüzden Kopenhag okulu teorik çerçevesine binaen, AB'de göçmenlik ve sonuçları incelenecek. Kopenhag okulunda güvenlik, algı veya söylem bakımından sosyal, kültürel veya siyasi bir konu, güvenlik meselesine dönüşmekte. Güvenlikleşme, aslıdan sosyal teamüller sürecinde normal ve sıradan alandan güvenlik alanına giren bir konudur. Bu yüzden konu ile ilgili etki ve tepkiler de güvenlik yönelişler çerçevesinde gerçekleşir. Bu çerçevede güvenlik konuları önceden belirlenen konular değildir, sosyal teamüllerin çeşidi, güvenlik konularını belirler. Başka bir ifade ile güvenlik konuları, sosyal teamüllerin ürünüdür ve muhatabın kabul ettiği zaman, bir güvenlik meselesine dönüşür.

      Göçmenliğe olan bakış açısı 1980'li yılların ortalarından değişti. Göçmenlik her geçen gün, Avrupa'daki ikinci nesil göçmen nüfusunun artması bir yandan, göçmenlik ile sığınma talebi arasındaki bağ ile sığınma talebi diğer yandan, arttı. Bu bağlamda yasadışı göçmenlik ve sığınma talebi arasında direkt bir orantı var. Buna göre yasa dışı göçlerin artması ile Avrupa'da ortak yasalara ve Avrupa göç politikası bütünlüğüne daha fazla ihtiyaç duyuldu.
Ardından 7 Şubat 1992'de imzalanan ve Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun AB olması yolundaki son adım olan ekonomik ve parasal birliği de gerçekleştirme yoluna girdiği Maastricht Antlaşması göçmenliği AB'de hükümetler arası yasa konusu olarak tanıttı. Bu dönemde Avrupa devletleri, göçmenliğin bir milletin kültür yelpazesi ve hükümetin refahı için bir sorun olarak tanıttı. 90'lıyıllaraın sonları ve özellikle de 11 eylül 2001 olayları ardından göç konusu giderek güvenlik alana girdi.

      Avrupalı hükümetler açısından göçmenlik ve sığınmacılık, uluslararası şiddet, aşırıcılık ve terörizm ile bağdaşan güvenlik konusudur, zira 3.nesil göçmen Müslümanlar, hüviyet bakımından Avrupa hüviyeti ile uyum sağlayamadı. Aslında Avrupalı ev sahibi ülkeler, göçmen Müslümanlarla yapıcı bir ilişki kurmakta yetersiz kaldı ve hatta bazıları, Müslümanların kültürel değerlerini örseleyerek, onları Avrupa’nın değerleri ile bağdaştırmaya çalışarak, Müslümanları Avrupalılaştırmaya çalıştı. 3.kuşak Müslüman gençlerin ev sahibi toplumlarla karışmaması, bir yandan onların ev sahibi toplumlarla arasındaki mesafe ve uçurumu daha da derinleştirirken, Müslümanları hem dinleri nedeni ve hem sosyal ayrılıkçıları genişletti, diğer yandan da ev sahibi toplumlar arasında islamofobi ve yabancı düşmanlığı duygularının artmasına sebep oldu.

     İsviçre, Hollanda ve Danimarka gibi bazı Avrupa ülkelerinde göçmenlere karşı sağcı partiler gücünün artmasına sebep olurken, Almanya’da PEGİDA gibi göçmen karşıtı ve İslam düşmanı grupların şekillenmesine yol açtı, bunlar ise batıda İslam ve Müslüman düşmanlığının artmasının bariz göstergesidir.
Bu süreç bir yandan gençlerin radikal gruplara yönelmesi ve kurallara karşı aşırı davranışlarda bulunmasına sebep olurken, diğer yandan da göçmenliğin güvenlik bir meseleye sebep oldu. bu süreç göçmenliği mahiyetinin, sosyal bir konudan siyasi güvenlik bir meseleye dönüşmesine sebep oldu. Bu süreç son yıllarda ev sahibi ülkelerin göçmenlere karşı davranışlarını değiştirdi ve başta sağcı partiler olmak üzere göçmenlik karşıtı akımların güçlenmesine, sosyal huzursuzlukların yaşanması için ortam oluşturdu. Günümüzde göçmenlik konusuna, Avrupalı ülkelerin ulusal hüviyetinin değişmesi olarak yaklaşılıyor; batı uygarlığını zayıflatacak temel faktörlerden biri olarak tanıtılıyor. Bu bağlamda göçmenlik alanında güvenlik konusu, genelde sosyal düzende yaşanan sorunlara bir yanıt olarak kullanılıyor.


3 Şubat 2016 Çarşamba

September 11 and Global Security

0 yorum
       On the morning of 11 September 2001, a coordinated series of terrorist attacks were launched against the USA using four hijacked passenger jet airliners (the events subsequently became known as September 11,or 9/11). Two airliners crashed into the Twin Towers of the World Trade Centre in New York, leading to the collapse first of the North Tower and then the South Tower. The third airliner crashed into the Pentagon, the headquarters of the Department of Defence in Arlington, Virginia, just outside Washington DC. The fourth airliner, believed to be heading towards either the White House or the US Capitol,both in Washington DC,crashed in a field near Shanksville, Pennsylvania, after passengers on board tried to seize control of the plane.There were no survivors from any of the flights. A total of 2,995 people were killed in these attacks,mainly in New York City.In a videotape released in October 2001,responsibility for the attacks was claimed by Osama bin Laden, head of the Al-Qaeda  organization,who praised his followers as the ‘vanguards of Islam’.

     September 11 has sometimes been described as ‘the day the world changed’.This certainly applied in terms of its consequences, notably the unfolding ‘war on terror’and the invasions of Afghanistan and Iraq and their ramifications. It also marked a dramatic shift in global security, signalling the end of a period during which globalization and the cessation of superpower rivalry appeared to have been associated with a diminishing propensity for international conflict. Globalization, indeed, appeared to have ushered in new security threats and new forms of conflict. For example, 9/11 demonstrated how fragile national borders had become in a technological age. If the world’s greatest power could be dealt such a devastating blow to its largest city and its national capital, what chance did other states have? Further, the ‘external’threat in this case came not from another state, but from a terrorist organization, and one, moreover, that operated more as a global network rather than a nationally-based organization.The motivations behind the attacks were also not conventional ones. Instead of seeking to conquer territory or acquire control over resources, the 9/11 attacks were carried out in the name of a religiously-inspired ideology, militant Islamism), and aimed at exerting a symbolic, even psychic, blow against the cultural, political and ideological domination of the West. This led some to see 9/11 as evidence of an emerging ‘clash of civilization’, even as a struggle between Islam and the West.

        However, rather than marking the beginning of a new era in global security, 9/11 may have indicated more a return to ‘business as normal’. In particular, the advent of a globalized world appeared to underline the vital importance of ‘national’ security, rather than ‘international’ or ‘global’ security.The emergence of new security challenges, and especially transnational terrorism, re-emphasized the core role of the state in protecting its citizens from external attack. Instead of becoming progressively less important, 9/11 gave the state a renewed significance.The USA, for example, responded to 9/11 by undertaking a substantial build-up of state power, both at home (through strengthened ‘homeland security’) and abroad (through increased military spending and the invasions of Afghanistan and Iraq).A unilateralist tendency also became more pronounced in its foreign policy, as the USA became, for a period at least, less concerned about working with or through international organizations of various kinds. Other states affected by terrorism have also exhibited similar tendencies, marking a renewed emphasis on national security sometime at the expense of considerations such as civil liberties and political freedom. 9/11, in other words, may demonstrate that state-based power politics is alive and kicking.

Zulümden Kaçanlar Uygur Türkleri

0 yorum
Uygur Türkleri bölgeye Doğu Türkistan diyor. 1949 yılında Çin hâkimiyetine geçince Pekin yönetimi buraya "Yeni Topraklar" anlamına gelen "Sincan" adını vermişti. Çin yönetimi 1955 yılında bölgeye özerklik verdi ve resmi adı Şincan Uygur Özerk Bölgesi oldu. Ancak Uygurlar bölgeye Sincan yerine tarihteki ismiyle Doğu Türkistan demeye devam ediyor. Çin yönetimi ise bu tanımın kullanılmasını "ayrılıkçılık" olarak nitelendiriyor.
Yeraltı ve yer üstü kaynakları bakımından zengin olan Sincan, Çin idaresine geçtikten sonra bu kaynakların da kullanılmasıyla gelişti. Bölgede refah seviyesi yükseldi. Ancak Uygur Türkleri refah seviyesi yükselen bölgedeki kaynaklardan yararlanamamaktan şikâyetçi. İşsizlik ve ekonomik sıkıntılardan yakınıyorlar. İslama uygun yaşamanın "siyasi suçlu" olmalarına neden olduğunu savunuyorlar. Çocuk kotası nedeniyle bebeklerini devletten saklayarak büyütüyorlar.
Uygur Türkleri, Çin yönetiminin bölgeye Han Çinli nüfusu yerleştirerek asimilasyon politikası uyguladığını da iddia ediyor.
Uygurlar her geçen gün gelişen bölgede yeni açılan fabrikalara kendilerinin değil, Han Çinlilerinin işe alındığını söylüyor. Bu şikayetler insan hakları raporlarına da zaman zaman yansıyor. Yalova Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kenan Dağcı ve öğrencisi Mustafa Keskin’in birlikte yayınladığı, "Çin’in Doğu Türkistan Politikası ve Azınlık Hakları bağlamında Hak İhlalleri” adlı araştırmaya göre de, Çin Doğu Türkistan bölgesini idaresine aldıktan sonra 1950 ile 1978 yılları arasında bölgeye 3 milyon Hanlı göç ettirildi. Böylece, 1953’te 300 bin olan Hanlı sayısı 1990’da 6 milyona ulaştı.
Çin, İnsan Hakları Örgütlerinin bölgede inceleme ve araştırma yapmasına izin vermediği için içeriden alınan bilgiler kısıtlı.
İnsan hakları örgütleri, insan hakları konusunda ilerleme sağlaması için Çin yönetimini sürekli olarak uyarıyor.
Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) Asya-Pasific Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Selçuk Çolakoğlu, son yıllarda Uygur Türklerinin yoğun bir şekilde ülkelerini terk edip zorlu yolculukları göze almasını, "Siyasi baskılara ekonomik zorluklar eklenince Uygurlar yasal ve yasadışı yollarla daha iyi hayat kuracaklarını düşündükleri ülkelere gitmeyi tercih ediyorlar” diye açıklıyor.

Çin’in insan hakları yaklaşımı uluslararası standartlardan çok farklı ve devletin mutlak hâkimiyetini kutsayan bir yaklaşımı var. Bu yüzden bağımsız insan hakları kuruluşlarının Çin’de faaliyet göstermesine izin verilmiyor. Buna rağmen çoğu bağımsız insan hakları kuruluşu Çin’de ve özellikle azınlık bölgelerinde yaygın ve sistematik insan hakları ihlallerinden bahsediyor. Çin Komünist Partisi genel olarak, siyasi olarak kullanılabilecek dini faaliyetlere ya izin vermiyor ya da çok sıkı sınırlama getiriyor. Meselâ, Ramazan’da Müslüman öğrencilerin oruç tutmasını yasaklamak okullarda çok yaygın bir uygulama.”

'Türkiye'nin Suriyelileri' ne olacak?

0 yorum

    Sayıları 2 milyonu geçti, 200 bini Türkiye’de doğdu. Artık belli ki, bir kısmı hiç dönmeyecek. Onlar 4 yılı aşkın bir süredir “Türkiye'deki Suriyeliler” olarak bilindi. Bundan sonra “Türkiye'nin Suriyelileri” olacaklar. Peki sorunları ne, nasıl uyum sağlayacaklar?


   Suriye’ye dönmek, Avrupa’ya gitmek, Türkiye’de kalmak. Türkiye’de bulunan 2 milyonu aşkın Suriyelinin şu an itibariyle karşı karşıya olduğu üç seçenek bunlar. İlk seçeneği şu an düşünen Suriyeli yok. Zira savaş şiddetlenerek devam ediyor. “Avrupa’ya gitmek” şu an Suriyeliler için en cazip seçenek olarak dursa da, Avrupa şansı çok küçük bir azınlık için söz konusu. Suriyeliler için şu an öne çıkan seçenek Türkiye’de kalma. 
İlk Suriyeli sığınmacının geldiği Nisan 2011'den bu yana yaklaşık dört buçuk yıl geçti. Suriyeliler ilk akın ettiklerinde, beklenti, ülkedeki karışıklığın uzun sürmeyeceği ve Beşar Esed’in iktidardan uzaklaştırılmasının ardından Türkiye’ye gelenlerin geri döneceği şeklindeydi. Bu öngörü gerçekleşmedi. Türkiye’ye gelen Suriyelilerin kalıcı olduğu yolunda görüşler arttı. Bu görüşler öne sürülürken entegrasyon sözü sık duyulmaya başladı. Bütünleşme, uyum anlamına gelen entegrasyon için konu ile ilgilenen uzmanlar kafa yormaya, raporlar yayınlamaya başladılar. Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi Müdürü Doç. Dr. Murat Erdoğan, Türkiye’ye gelen Suriyelilerle gelecekte beraber yaşayacağımızı kabul etmemiz gerektiğini söylüyor. Erdoğan, Türkiye’nin tarihinde ilk kez entegrasyonu tartıştığını, yurtdışındaki Türkler için söz konusu olan bu olgunun artık Türkiye’nin de gündemine girdiğini söylüyor. Murat Erdoğan entegrasyon için birinci önceliğin toplumsal kabul olduğunun altını çiziyor:
“Önce kendi toplumunuzu buna hazırlamamız gerekiyor. Bu insanların burada kalıcı olacaklarına ve bizim birlikte bir geleceğimiz olacağına dair toplumun bilgilendirilmesi ve ikna edilmesi lazım. Entegrasyon toplumsal kabul olmadan olacak bir şey değil. Yıllardır yurtdışında yaptığım çalışmalar bana gösterdi ki, bu konuda ev sahibi toplumun da iyi niyetli olması ve çaba göstermesi lazım.”
Murat Erdoğan ikinci önemli noktanın eğitim olduğunu söylüyor.
“Türkiye’deki Suriyelilerin yüzde 55’inden fazlası 18 yaşın altındaki çocuklardan ve gençlerden oluşuyor. Bu çocuklar dört yıldır okula gitmiyorlar. Bu, gelecekte birlikte yaşayacağımız topluluk için çok kötü bir durum. Bu çocukların sadece yüzde 15’i eğitim olanağı bulabiliyor. Arapça konuşuyor olmaları eğitim işini zorlaştırıyor. Benim bu konudaki önerim, çok acilen bu çocukların Türkçe öğrenmesinin sağlanması. Bu ülkede kalacaklarsa bu ülkenin dilini bilmeleri gerekiyor.”
Erdoğan’a göre entegrasyonun üçüncü ayağıysa istihdam:
“Bu insanların kendi ayakları üzerinde duracak mekanizmaları yaratmak lazım. Yani çalışmalarına izin vermek lazım. Aslınca ciddi bir kısmı çalışıyor ama çok yoğun bir emek sömürüsü altında çalışıyorlar. Aslında Çalışma Bakanlığı'nın Türkiye’de iki sene kalmış bir ailede dört kişiden birine çalışma izni kapısı aralanıyordu ama bunun tepki yaratacağı düşüncesi ile vazgeçtiler.”
 
© 2013 Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler | Designed by Making Different | Provided by All Tech Buzz | Powered by Blogger